Ana Sayfa Haberler OBLOMOV VE OBLOMOVLUĞUMUZ

OBLOMOV VE OBLOMOVLUĞUMUZ

343

Hasan Yalçın,  Saçak, sayı 31, Ağustos 1986, s.46-49.

Gerçekçi edebiyatın şaheserlerini hem sanat, hem de toplumsal gündelik açısından, zaman zaman yeniden okumalıyız. Bu birçok sorunumuzu tarihi ve toplumsal kökenlerine inerek kavramamızı kolaylaştıran, küçümsenmeyecek bir çabadır.

19. yüzyıl gerçekçi edebiyatının kahramanı, toplumdur. Yazar tip’i bir şifre anahtarı gibi kullanarak, toplumsal ilişkilerin derinlemesine tahlilini verir. 20. yüzyılda ise toplumsal ilişkiler giderek fon haline gelmiştir. Artık amaç bireylerin psikolojik derinliklerine girmektir. Şüphesiz bir genelleme, bütün genellemelerde olduğu gibi, çeşitli tartışma konularını gündeme getirir ve birçok alt sorunu ele almaya çağırır. Ancak söz İvan Gonçarov’a gelince, bu genel yaklaşımın doğruluğu ve yeterliliği, kanımca tartışma götürmez.

İşte Oblomov, feodalizmin artık ömrünü doldurduğu, düşünen herkesin eskisi gibi yaşanamayacağını gördüğü, fakat nasıl bir toplumsal düzenin gerekli olduğu konusunda bulanıklığın hüküm sürdüğü; giderek uç veren kapitalizmin, eski ilişkilerin, geleneklerin, alışkanlıkların yıkımıyla el ele yürüdüğü, değişim sancıları içindeki Rus toplumunu yazarken Gonçarov’un kullandığı şifre anahtarıdır. Gonçarov, 1857’de yayınlanan Oblomov romanında (bizim kullanacağımız çeviri: Sosyal Yayınlar, 1982) topluma adeta bir bilim adamı gibi yaklaşır ve onu açıklamanın yolunu, çökmekte olan aristokrasinin aydınını tip olarak yaratmakta bulur.

Oblomov’la Tanışalım

İlya İlyiç Oblomov’la evinde, yatağına uzanmış yatarken tanışıyoruz. O durumdan kalkıp, çocukluk arkadaşı Andrey İvaniç Stoltz tarafından sürüklenerek sokağa çıkarılmasına kadar geçen süredeki davranışları ve düşünceleri, romanda tam 205 sayfada anlatılıyor. Yaptığı iş, yattığı yerden uşağına seslenmek; odanın içinde kaybettiği bir mektubu veya mendilini uşağının yardımıyla aramak; kendisinden bedava bir yemek veya para sızdırabilmek için uğrayan birkaç ahbabıyla, gene yattığı yerden konuşmak, hayaller kurmak ve uyumaktır. Roman kişisinin bir gününün, hatta bir saatinin bile bütün eseri doldurduğu örnekleri biliyoruz. Gonçarov’un eserinde ise Oblomov’un kişiliğine uygun bir anlatım geliştirilmiş; söz konusu 205 sayfa boyunca romanın akışı adeta tembelleştirilmiştir.

Kimdir bu Oblomov? Niçin sürekli yatıp durmaktadır? Hasta mı? Yorgun mu? Hayır: “Uzanmak İlya İlyiç’in tabii hali idi.” (s.14) Oblomov, sosyete tembelliği yerine yatak tembelliğine yakalanmış aristokrat bir Rus aydını. Bir “beyefendi”. Başka hiçbir şey değil; sadece beyefendi. O günün Rusya’sında bir beyefendinin ne olduğunu sergilemek için, Oblomov’u, liseden ayrılma bir küçük memura çiftliğinin işlerini düzene koyması için yalvarırken gösterir bize Gonçarov. “Herhalde gördüğünüz bir iş var. Başka türlü olmaz ki…” diyen memura Oblomov “beyefendilik” mesleğini anlatır: “Olur, İvan Matveyeviç, olur. Ben bunun canlı örneğiyim. Ben neyim? Evet doğru, yüksek matematik, ekonomi, hukuk okudum. Ama hiçbir işe yaramadı… Sadece bir beyefendi olarak kaldım.” (s.419-20)

Bir zamanlar büyük servetleri ve bulundukları yerde şöhretleri olan Oblomov ailesinin tek varisi İlya İlyiç’in, halen iki köyü ve bu köylerde kendisi için çalışan 300 serfi vardır. Doğuştan soyludur. Oldukça iyi eğitim görmüştür. Planları ve hayalleri olan genç bir adam olarak geldiği Petersburg’da bir süre memurluk yapıp katipliğe kadar yükseldikten ve çalışmanın kendisine göre olmadığına karar vererek ayrıldıktan sonra, artık hiçbir yönde tek bir adım atamayacak şekilde “evine kök salmaya başlamıştır” (s.74) Hep hayata başlama hazırlığı içinde, fakat hiçbir şekilde başlamaksızın geçirdiği bu on iki yıl boyunca dışarıyla ilişkisi sürekli azalmış; evinin dışındaki her şeyden, her değişiklikten korkar hale gelmiştir. Aslında kendini bilir bilmez sönmeye başlamıştır. “Hayır, benim hayatım sönmüş başladı” (s.216) diye açıklar Oblomov.

Ölü Köy Hayatında Ölü Doğum

Sönüşün kökü köy hayatındadır. Çalışmadan yaşamaya hazırlayan bir gelenek eğitimi; çorabını kendisinin giymesine olanak tanımayan feodal zihniyetin zehiri: Sönüşün nedeni özetle budur işte. Gonçarov, Oblomov’un doğduğu Oblomovka köyündeki yaşamı (tabii bütün Rus köy yaşamı) “Oblomov’un Rüyası” bölümünde erişilmesi güç bir sanatla anlatır. Rüya, geçmişi açıklayan, bugünü çözümleyen ve Oblomov’un gelecek hayallerini sergileyen bir simgeye dönüşüyor. Kaba simgecilik, bayağılık etkisi yapar. Bunun örneklerini kendi edebiyatımızdan biliyoruz. Gonçarov’un gerçekçilik ve gözlem gücü tahlili öylesine inceltir ki, gerçekle simge arasındaki sınır adeta erir, birinden ötekine geçiş doğallaşır, kolaylaşır. Hiçbir simgeleştirme çabası gösterilmeksizin oluşan bu simgesellik, büyük bir edebiyat başarısıdır.

Oblomov’un rüyası bizi onun çocukluk ortamına götürüyor. Hiçbir sivriliği olmayan yaşam. Doğa bile bu yaşama kendini uydurmuş gibidir. Orada ne vahşi dağlar, ne karanlık ormanlar, ne coşkun ırmaklar ne de heybetli dalgalar vardır. Güneş her zamanki yerinden, bu yumuşak doğayı ve kaderine razı, rahat insanları aydınlatmak, sonra gene her zamanki yerinden batmak üzere doğar. Gök gürültülerinin sayısı bile yıldan yıla değişmeden kalır. “Tarlalarda ve köyde yalnız geviş getiren inekler, meleyen koyunlar, gıdaklayan tavuklar dolaşır.” Her yerde ve her şeyde uyuşukluk egemendir. “Halkın yaşamında hep o rahatlık, hep o değişmez durgunluk.” Hiçbir tutku, hiçbir uzak amaç, hiçbir güçlü girişim isteği bu insanları sürükleyip götüremez. “Kendi işlerinden başka tasaları yoktur; çıkarları başkalarının çıkarlarıyla çatışmaz.” Dünya, hatta Oblomovka’nın bağlı bulunduğu il merkezi bile, köy dünyasının çok uzaklarındadır. Başka yerlerde olup bitenler bu insanları hiçbir şekilde ilgilendirmez. “Bu mutlu insanların inancına göre, hayat olduğundan başka türlü olamaz ve olmamalıdır.” Burada yaşamın sivrilikleri ölüm, doğum ve evlenmeden ibarettir. Dışarıdan gelen her değişiklik ödlerini patlatır. Bu, bir mektup bile olsa, onu büyük bir tehlike kabul edip günlerce düşündükten sonra açmaya cesaret edebilirler. Yani tekniklerin kullanılması, üretimin iyileştirilmesi gibi yöntemlerden, tanrı korusun! Babaları ve dedeleri budala mı idiler ki, böyle şeylere kalkışmadılar? Onlar pekâlâ yaşayıp gittiklerine göre, şimdikiler niçin yaşamasınlar? İlya İlyiç Oblomov, atadan oğula sürekli tekrarlanan ve sürekli tekrarlanacağına inanılan bu kapalı köy yaşamı içinde çalışmanın erdemsizlik olduğunu, işin serflerce görülmesi gerektiğini öğrenerek, dadıların ihtimamı altında, ninesinin “delikanlı hiçbir iş görmez, doyasıya yer, içer, güzel elbiseler giyermiş; nihayet dünya güzeli Militrisa Kibiteyevna ile evlenmiş” diye sürüp giden masallarıyla ve süt ve bal akan ırmakların hayaliyle büyüdü. Ömrü boyunca ruhuna hâkim olacak “korku ve hüznün” pınarı, işte köylük alandır.

Çalışma Yatışı-Uyku Yatışı

Biz onu otuz yaşlarında bir adam olarak yatağında bulduğumuz zaman, Oblomov hem odasının hem de ruhunun pençelerini tamamen kapamış, çürüyüşünün son aşamasını yaşamaya başlamış bulunmaktadır. Dışarıda günlük güneşlik, sıcak bir hava vardır; ama o, ziyaretçilerini “yaklaşma, yaklaşma dışarının soğuğu üstünde” diye karşılamaktadır.

Oblomov için çalışmak, düşünmek demektir; düşünmek ise hayal kurmak! Aslında tıpkı iradesi gibi düşünme gücü de “umutsuz olarak felce uğramıştır” (s.116). Düşüncelerini toplayamamakta, fikir kırıntıları sisli hayaller içinde uçuşup gitmektedir. Bir şark toplumunun insanları olarak, buğulu gözlerle hayallere dalmayı biz de bilir ve iyi beceririz şüphesiz. Ama Oblomov’unki ondan çok daha beter. Çiftliğinde yapacağı değişikliklerin hayalini kurduğu anlar, en mutlu anlarıdır. Bütün mutluluk özlem ve hülyası Oblomovka’da başlamakta ve orada bitmektedir. Bütün istediği, o çoktan yitip gitmiş masal alemine, ebedi değişmezlik ve huzura yeniden kavuşmaktır. Zihni buğulanıp uyku bastırınca “yeteri kadar çalışmadığına” karar vererek, yatağında bir yandan öbür yana dönmekte, “çalışma durumundan uyku durumuna” geçmektedir.

Aslında iş yaşamına planlama-yönetme gücü ve sermayesiyle giren, yeni filizlenen burjuvazi ile emekçi yığınlar arasında sıkışıp kalmaktadır, Oblomov’un trajedisinin temeli. Emekçiler gibi çalışmaktan, pek tabii olarak asaletine yakışmayacağı için, nefret etmekte; burjuva olmaya ise hem küçümsediği için, hem de gerekli enerjiden yoksun olduğundan girişememektedir. Oblomov’un kafasında, yaşamak ile çalışmak arasındaki bağ ebediyen kopmuştur. Gerçek çalışmayı düşünmek bile Oblomov’u derhal bitap düşürür. İş, gözüne hortlak gibi görünmektedir. Oblomov için gerçek yaşam, çalışmadan yan gelip yatarken, kendisi hayal aleminde dolaşmalarını sürdürebilsin diye etrafında serflerin ve hizmetçilerin koşuşturup hizmet etmesidir. Eğer insan bir süre memurluk yapmak, çiftle çubukla uğraşmak zorunda kalmışsa, böylesi bir yaşamı güvence altına almak amacıyla olmalıdır. Başka türlüsünü kafası kabul etmez. Kendisinin durumunu şöyle ya da böyle çalışan insanlarla karşılaştırdığında tanrısına şükreder: “Ne saadet! Yüz parça olmamak, ruhun ve vücudun güçlerini ötede beride harcamamak!”

Artık okumayı da saçma bulmaktadır. Dostlarının okusun diye getirdikleri kitapları birkaç sayfa çevirdikten sonra sırtüstü tozlanmaya terk etmektedir. Oblomov’da bilgi yok değil; okumuş adam. Ama sorun bilgi mi? Onun kafasında hayat ayrı şey, bilgi ayrı şeydir. Bilgiyi hayatla birleştiren köprü, ruhunda ve kafasında yıkılıp gitmiştir. Yani sorun bilgi değil, zihniyet sorunudur.

Oblomov için yaşamak, dingin, durgun, hayalleriyle dolduracağı bitimsiz bir zamanı yatarak kullanmaktır. Evini taşıması, çiftliğe bir çekidüzen vermesi zorunluluğu gelip kapıya dayanınca, Oblomov “Peki ben ne zaman yaşayacağım?” diye sorar. Arkadaşı Stoltz onu hayatını değiştirmeye zorladığında, sevgilisi Olga hayatla barıştırmak için çabalara giriştiğinde, bir yere davet edildiğinde, “Ah hayat” diye inlemektedir. “İnsana rahat vermiyor. Başını derde sokuyor. Ne olur şöyle yatıp uyuyabilsem… Hiç kalkmadan” (s.458)

Hamurun Kımıldanışı

Oblomov’un yaşamından hiç mi şikâyeti yok? Tam bir hamur mu? Hayır, özellikle çocukluk arkadaşı Stoltz’un onu olağan yaşama çekme çabaları ve eleştirileri karşısında içinde kımıldama, işlerini yoluna koyma niyetinin ortaya çıktığı anlar var.

Gonçarov, Oblomov’un, gelişen kapitalizm, kapitalist ilişkiler ve burjuva insanı önünde, karşısında eleştirir. Oblomov’la aynı köyde doğup-büyümüş, Rus ana ve Alman babadan olma Stoltz, bu ilişkilerin ve sınıfın temsilcisi olarak romana sokulmuştur; roman, bir bakıma Stoltz’un (kapitalizm) Oblomov’u (feodalizm) değiştirip çağdaşlaştırmak mücadelesinin kitabıdır. Stoltz’un hayat dolu, pratik, canlı kişiliği ve zihniyeti karşısında, Oblomov bir yandan asla ulaşamayacağı bir enerji zorlaması görerek dehşete düşer, yorulur, öte yandan, kımıldama ihtiyacı duyar. Bir bakıma, özlediği tatlı hayatı güvenceye alabilmek için de birazcık kımıldaması gerekmektedir.

Fakat Oblomov bir erteleme uzmanıdır. Oblomovluğun bu özelliği de bize o kadar yabancı sayılmaz. Yumurta kapıya dayanıncaya kadar işten asmak tutumu, Tükiye aydınına hiç de yabancı değil. Oblomov “bir düşüneyim” der, “daha planlarım hazır değil”. Bir mektup yazması gerekse, evde kâğıt bulunması, mürekkebin kurumuş olması gibi, esasen kendi tembelliğinin yarattığı durumlar, o tembelliğin devamının yeni gerekçeleri olarak imdadına yetişir. “Ne diye yarın yazmayayım?” diye düşünür. Ya da acaba onun yerine bir başkası, örneğin Mihey Andreyiç yazamaz mı? “Bu kadar aceleye ne gerek var?” Oblomov’un her an ileri sürdüğü sorudur bu. Böylece parmağını oynatmaya hiçbir zaman sıra gelmemektedir. Atalarından yadigâr “inşallah” ve “belki”, onun dünyasını oluşturan sözcüklerin başında gelir. Bir kere ertelemeyi gerçekleştirip, yerine göre üç gün, bir hafta veya üç ay yatma olanağı yakaladı mı artık iradesinin tamamen erimesi, söz konusu tasarıların uyuyup gitmesi için sayısız yeni gerekçe ortaya çıkacaktır. Yeni bir dürtmeye kadar, Allah rahatlık versin! “Yanında olduğum zaman her şeyi yapmaya hazır; biraz uzaklaşır uzaklaşmaz tamam, tekrar uykuya dalıyor. Bizimkisi bir ayyaşı içkiden kurtarmaya çalışmak gibi bir şey” (s.542) diye yakınır Stoltz. Hayır, ondan da zor: bir ayyaşın alışkanlığı bedensel bir düşkünlüktür. Ama Oblomov’unki? Oblomov’un uykusu, bir sınıfın uykusu, bir sınıfın tarihi olarak sönüşüdür. Atılım, yenilenme, belki bir hayal olarak gündemine getirilebilir onun; kendinden utandığı anlarda bir şeyler yapma sözü alınabilir kendisinden; ama sıra eyleme gelince, kayalar kımıldar. Oblomov kımıldamaz. Onda eylem tasarıları yaratmak mümkün; ama eylemin kendisini asla! Aslında kaçtığı şey hayattır ve Oblomov bunu bilmektedir üstelik: “Ah yarabbi, hayat bir türlü yakamı bırakmıyor, nereye gitsem peşimde.” (s.25,197,458) en sık duyduğumuz yakınma budur ondan.

Ne Mümkün Güzelim?

Peki acaba aşk Oblomov’un ruhunda bir kıvılcım çaktırabilir, onu tabii hali yatay durmak olan vücuduna birkaç derecelik olsun eğim kazandırabilir mi? Stoltz onu Olga ile tanıştırdığı ve aralarında bir yıldırım aşkı doğduğu zaman, böyle bir umut belirir gibi oluyor. Artık yemeyi içmeyi azaltmış, çiftlik işlerine sarılmış, parklarda gezip dolaşan, sevgilisini görmek heyecanıyla uykusuz geceler geçiren, onun sorularını yanıtlayabilmek için yazlıktan şehre inerek incelemeler yapan, hatta otelde bile kalıp bir kere bile olsun çorabını kendisi giyen bir yeni Oblomov’la yüz yüzeyizdir. Ateş bacayı sarınca biz de aşkın gücüne inanacak gibi oluruz. Ama hayır, tembellik aşkı da taşımayacak, sayfalar ilerledikçe bütün güzel duygular parmaklardan akıp giden su gibi Oblomov’un iradesiz ruhundan akıp gidecek. “İlya İlyiç hiçbir zaman güzel kadınlara tutulmamış, sürekli olarak hiçbir kadının esiri ya da hayranı olmamıştı. Bunun nedeni de daha çok böyle bir bağlanmanın doğuracağı zahmetler külfetlerdi. (s.74) ona göre tutku “yalnız şiirde ve sahnelerde güzeldir.” (s.239) “ Oysa insan mütevazı, ağırbaşlı , sakin bir hayat arkadaşının yanında ne rahat uyur.” (s.238) Oblomov o güne kadar “sıcak öğle vakti gibi rüzgârsız, hareketsiz” bir aşk hayatı özlemiştir; oysa şimdi görmektedir ki, “sevgide de rahat yok. O da değişiyor, durmadan değişiyor… Bütün hayat gibi.” (s.308) Aslında tutkuya tutkuyla karşılık vermediği için yüreği parçalanmaktadır. “Ah şu içimdeki ateş yarın, öbür gün, her zaman yansa” (s.409) ama “uykulu ve uyuşuk huzura alışmıştır; fırtınalara tahammülü yoktur” (s.294) Kendi hayat felsefesine, ökseye yakalanır gibi bir kere daha yakalanır; aşk ilişkileri korkutucu bir yük haline gelir. Bugünün işleri gene yarına ve üç ay sonraya ertelenmeye başlar. Üç gün sonra şehre taşınmak kararıyla gittiği Viborg kenar mahallesine kök salacaktır artık. Aşkın zahmetlerini düşündükçe, hayalinde genç, güzel, zeki, bilgili soylu Olga’nın yerini, hep evde oturan, alık, ama iyi yemekler pişirmesini bilen, tam cahil fakat bütün varlığıyla Oblomov’a bağlanan ve onu rahat ettirmek için parçalanan, basit yüzlü, beyaz gerdanlı, tombul kollu, iki çocuklu dul ev sahibesi almaya başlar.

Büyük gerçekçilerde ince bir alay, anlatıma sürekli eşlik eder ve eseri tatlandırır. Büyük edebiyatçı olmak, herhalde yaşama, insan ilişkilerine, insanlara şöyle babacan bir uzaklıktan bakabilmeyi ve ne kadar eleştirel olursa olsun hafifçe gülümseyen bir görüşe sahip olabilmeyi gerektiriyor. Gonçarov’daki mizah unsuru, ayrıca, başlı başına incelenmeye değer. Oblomov, Olga’dan kaçabil- menin, onun sorularına cevap vermekten kurtulabilmenin yollarını ararken ve artık hastalık gibi bahaneler de işe yaramaz hale gelince, oturduğu kenar mahalleyi Petersburg’dan ayıran Neva nehri imdada yetişır. Nehrin donması, Oblomov’a oldukça uzun bir zaman kazandırır.

Ama son darbenin inmesi artık kaçınılmazdır. “Seni dirilteceğimi sanmıştım”; “benim yaptıklarımla bir taş bile canlanırdı”. (s.429) Ne mümkün? Rus feodal sınıfının devâsâ ölüsünü, ne kadar güzel ve akıllı olursa olsun, ne kadar içten severse sevsin, hiçbir genç kızın aşkı diriltemez. Olga ile ilişkisi boyunca birkaç aydır giymediği tembellik hırkasını, emektar uşağı Zahar, tekrar Oblomov’un sırtına koyar. Bir kefen gibi giydirir. “Oblomov koltuğa oturdu ve artık kımıldamadı.” (s.434) Oblomov, çiftliğini yoluna koymak gibi hülyalardan, yaşamını boşa geçirmiş olmanın verdiği üzüntü ve azaplardan giderek kurtulur ve “yavaş yavaş kendi hayatının, bu düz ve geniş tabutun içine yatar, tıpkı kendi mezarını hazırlayan eski keşişler gibi” (s.551). Ev sahibi kadınla evlenir, çocukluğunun Oblomovka’sını hatırlatan kenar mahalledeki eve yerleşir. Onu bir kilisenin sakin avlusunda, fundalar arasındaki mütevazı bir taşın altında, yani mezarında dinlenirken bırakırız. Çocuğu Andrey’i, artık Olga ile evlenmiş bulunan arkadaşı Andrey İvaniç Stoltz, modern Oblomovka’nın başına modern bir işletmeci olarak yerleştirmek üzere yetiştirmek planıyla yanına alacaktır. “Elveda eski Oblomovka! Senin devrin geçti. (s.561) Andrey Oblomov bambaşka bir insan olacak. Oblomov’ların bir kuşak daha “beyefendi olarak yaşaması, artık dünyada mümkün değil.

Yeniden de Yeni

Oblomov odaısnda, bir yandan bir yana dönmeyi tek hareket biçimi haline getirdiği sırada, dünyada yer yerinden oynamaktadır. Mesafeler kısalmakta, yeni keşifler tabiatın vahşi güçlerini insan egemenliğine sokmakta, ülkeler, kıtalar birbirinin kapı komşusu haline gelmekte, ticaret hızla gelişip yayılmakta, kapitalizm feodal parçalanmışlıkları kırarak ve içerden sürgülenmiş kapıları zorlayarak ilerlemekte, bu arada Rus köy hayatını derin den sarsmaktadır. Eskiden kırk yılda bir yabancının geçtiği yerlerden, şimdi demiryolları geçmektedir. Her yerde okullar açılmaktadır. Çalışmamanın erdem olduğu devir gerilerde kalmaktadır. Yeni sınıfın temsilcilerinin bir ayağı Rusya’daysa bir ayağı Avrupa’da, Amerika’da, Afrika’dadır. Oradan oraya kar peşinden koşmakta, hızlı bir hayat yaşamaktadırlar. Bu yeni dünyayı, Stoltz aracılığıyla sokar romana Gonçarov: Stoltz’un kişiliğinde bize yeni sınıfın yükselme hırsını, pratikliğini, davranış ve düşünce biçimlerini sergiler. Gonçarov bilmektedir ki, gelecek Stoltz’larındır. “Rus adları taşıyan nice nice Stoltz’lar yoldadır” (s.191); “eski hayat yıkılıp gidiyor, onun yerinde yeni hayat taze çayır gibi yeşeriyor,” (s.439)

 Gonçarov bütün yüreği ve kafasıyla yeninin yanındadır, Bütün roman boyunca Oblomov’u ezer. Ama bu acımasız, duraklamasız eleştiriye bir acıma, buruk bir sevgi de eşlik eder. Yer yer yok olan geçmişin değerleri için bir hayıflanma teması, belirip kaybolur. Elbette eski yok olup gidecektir, yeni her şeyi kazanacaktır, ama acaba bu yok olup gidişle birlikte bazı iyi özellikler, güzel değerler de silinmiyor mu? Bu soru her an okuyucuyu izler.

Gonçarov, Oblomov’un iyilik, dürüstlük, saflık, duygululuk, pırıl pırıl bir kalbe sahip olma özelliklerini sık sık belirtir. Okuyucu, Oblomov’un yıkılışlarını, kaçınılmaz olarak ölecek bir sevdiğinin yıkılışı gibi, içi yanarak izler. “Kızmak” fiilinin yerine “üzülmek” fiili geçer. Bütün bunlar Gonçarov’un Oblomov’la birlikte yok olduğunu düşündüğü iyi insan özellikleri içindir. Gonçarov yeni düzene olan eleştirilerini, hatta yer yer edebiyat konusundaki bazı görüşlerini bile Oblomov’un ağzından dile getiri. Evet, toplum feodalizmin uyuşukluğundan kurtuluyor ama bu kez de paranın egemenliğine giriyor. “Aç gözlülük, rekabet, dedikodu, birbirine çelme takma” insan ilişkilerine derinlemesine giriyor “insanlık ufak parçalar haline geliyor” (s.204-205). Bu yeni hayatın “ekseni yok; derin, hayati hiçbir yanı yok” (s.205). “Konuştukları şeyler kiralanmış elbiseler gibi, kendi malları değil.” (s.207) Yeni düzenin yaratacağı yeni insan, işte Stoltz; evet, pratik, atak, kafasını kullanmasını biliyor, iş bitiriyor, hızlı yaşamayı ve çalışmayı seviyor. Ama duygularını kullanmada, parasını kullanırkenki kadar cimri, hesaplı, düz, kuru, derinlikten yoksun!… Fakat insanlık son durağına varmış olmuyor ki! Yürüyüş devam ediyor. Evet, toplum artık paranın egemenliğine girmiştir; ama paranın da egemenlik altına alınacağı bir devir gelecektir İnsanın, insan mutluluk ve yeteneğinin egemen olacağı bir devir. O zaman bambaşka bir “yeni” tarih sahnesine çıkacak; Oblomovluğun tamamen ortadan kalkması da belki ancak o zaman mümkün olacaktır.

Gerçekten de Gonçarov’un ülkesinde Oblomovluk, ağır darbeler yemesine karşın, on yıllar boyunca Rus siyaset ve edebiyatında veba gibi, kolera gibi, kanser gibi bir hastalık ismi olarak kullanıldı. Lenin “Ekim Devrimi’nden sonra bile, Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomovlar kaldı; çünkü Oblomovlar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir” diyordu.

Bizde ise Oblomovluk, içinde yaşadığımız yarı-kapitalist toplumsal yapının üstünde yükselen yeni toplumsal değerlerle örtülü olarak hiç kuşkusuz yaşamaya devam ediyor. Sözde modern ilişkilerin şekerli tabakası kaldırılınca, drajenin altından Oblomovluk boy gösteriyor. Orta çağ tortuları bir yarı-Oblomovluğa kaynaklık etmeyi sürdürüyor. Sadece kırlık alanlarda, sadece kırsal kökenli aydınlarımız içinde değil, en tepelere tırmanmış aydınlarımız arasında ve içinde bile, tembellik, hayalcilik, vurdumduymazlık, boşvericilik, koyuvericilik, kaytarıcıIık, mazeretçilik, topluma ve toplumsal sorunlara karşı duyarsızlık, ertelemecilik, ilk zorlukta yan çizme, “daha daha nasılsın” sohbetçiliği, plansızlık, zaman öldürmecilik, vb., Oblomovluğumuzun belirtileri ve unsurları oluyor. Ivan Gonça- rov’un bir sanat ürünü olarak modası asla geçmeyecek şaheserini toplumsal eleştiri anlamında da hâlâ güncel kılan, işte bu durumdur.

Hasan Yalçın

 Saçak, sayı 31, Ağustos 1986, s.46-49.

oncugenclik.org.tr