Ana Sayfa Yazılar ORÇUN GÖKTÜRK YAZDI: NEOLİBERALİZMİN KORONAVİRÜS İLE İMTİHANI

ORÇUN GÖKTÜRK YAZDI: NEOLİBERALİZMİN KORONAVİRÜS İLE İMTİHANI

133

Orçun Göktürk, Öncü Gençlik Çin Temsilcisi

Neoliberalizm sadece çevre ülkelerine yıkım getirmemekte, metropol ülkelerin kendi vatandaşlarına da düşman bir sistemdir. Devletin küçültülmesi hedefi sonucu açılan boşluğu kârı maksimize etmeyi hedefleyen özel sağlık ve sigorta şirketleri doldurmaktadır.

Neoliberalizm, teorik içeriğini klasik iktisat, neoklasikler, parasalcı Chicago Okulu, Avusturya Okulu (özellikle Hayek) ve sosyalizm karşıtlığından alır.(1) Pratik olarak ise 1973’de Bretton Woods sabit kur oranları sisteminin sonuyla birlikte özellikle Margaret Thatcher’in Büyük Britanyası’nın finansal piyasaları serbestleştirmesi ve bunu ABD’de Ronald Reagan’ın kendi ulusal ekonomilerinde sanayi, tarım ve kaynak çıkarımlarındaki denetimi serbestleştirme, finansal serbestinin önündeki engelleri kaldırma politikalarının takip etmesiyle dünya geneline yayılmıştır. Sistemin “neo” hali elbette bir avuç sömürücü merkez ülkeler ile dünyanın koskoca geri kalanında farklı niteliklerde vücut bulmuştur. Modernizm ve devrimlerin geniş halk kitlelerine büyük katkıları aşama aşama yok edilme politikasına tabi tutulmuş, kalkınma ve devletçilik yerini özelleştirme ve küreselleşmeye bırakmıştır. Neoliberaller için devletin rolü öyle mide bulandırıcıdır ki örneğin Thatcher göreve geldikten hemen sonra 7-11 yaş arası çocuklara devletin sağladığı bedava süt hizmetini kaldırarak işe girişmiştir. Bu yüzden kendisine “süt hırsızı” (Thatcher Thatcher, Milk Snatcher!) lakabı layık görülmüştür.

Görülmeyen el teorisi, piyasanın kendi optimizasyonunu doğal seyrinde yakalayacağı söylemleri ise 200 yıldır aynı çevreler tarafından, akademilerde kendi yarattıkları ekonomik tetikçileriyle dillendirilmekte, büyük ya da orta kriz dönemlerinde ise “nerede devlet” feryatlarını en önde dillendirmektedirler. Ne de olsa o çok istedikleri küçük devlet, kendi arkalarını toparlamak için vardır artık. Sisler dağılıp, krizin etkisi azalınca tekrar ortaya çıkıp liberal bayat tezleri tekrar etmek için bir süre pusuda beklemeleri yeterli olacaktır.

NEOLİBERAL VİRÜS MÜ YOKSA KORONAVİRÜS MÜ DAHA TEHLİKELİ?

Neoliberalizm sadece devletin bütün bir topluma eşit bir şekilde sunmaya çalıştığı eğitim, sağlık, barınma, güvenlik ve istihdam yaratma faaliyetlerini hedef almadı; kültürel anlamda yaratmaya çalıştığı ve şu süreçte kısmen başarılı olduğunu gördüğümüz Hümanist değerlere de saldırdı.

Sistem; ekonomik, siyasi, kültürel ya da sağlık açısından her seferinde sınıfta kalmaktadır. Şimdilerde Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi ilan ettiği koronavirüs vakası ile Batı devletlerinin bütün bir olay sürecini ne kadar sağlıksız yönettiği de açığa çıkmıştır. Virüsün Batı merkezlerinde yayılması öncesinde Çin ve Asyalılara karşı yükseltilen ırkçılık ile başlayan bir süreçtir bu. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da ifade özgürlüğü ve bir arada yaşama kültürünün en yüksek olduğu ülke olarak sunulan Kanada’da, çok değil bir ay önce virüs değil Çinliler zararlıdır mantığı ile oluşturulan kampanyalar (You virüs-boy! Don’t infect us!), İngiltere’nin dünyaca ünlü ve ‘saygın’ üniversitesi Cambridge’de Çinli bir kadın öğrenciye yönelik fiziksel saldırı, Fransa’da “çocuklarım Çinlilerle aynı sınıfta okumasın” diyen ırkçı aileler, İtalya Roma’daki turistik bölge Aşk Çeşmesi’nin yakınındaki bir bara “Çinliler giremez” anlamına gelen yazıların asılması, Avustralya’da Çinlilerin kamusal alanda görüldükleri an “mikrop saçmayın, evinize gidin” diye sözlü saldırılara uğraması…

Neoliberal politikalar, yarattığı insan tipolojisi ile sınıfta kaldı. Sonra salgının Avrupa ve ABD’de yayılması hızlanınca görüldü ki siyasal erkin müdahale isteksizliği, gösteri toplumundan kâr uğruna verilmek istenmeyen taviz, sağlık sisteminin halkçılık ilkesinden hızla uzaklaşıp kamusal hizmet yerine “müşteri avı” zihniyetine göre işlemesiyle terk edilen sosyal devlet politikaları, Batılı ülkelerin topyekûn devlet mekanizmalarının da düştüğü aciz durumu göstermektedir.

Neoliberalizm halk sağlığının bir numaralı düşmanıdır!

1980’lerden başlayarak dünyadaki yeni sağ iktidarlar, kamu hizmetinin yapısını, içeriğini ve finansmanlarını değiştirdiler. Bunun sonucu olarak örneğin bugün ABD nüfusu dünyanın sadece yüzde 5’ini oluştururken, dünyanın toplam sağlık bütçesinin yüzde 40’ından fazlasını harcama yapmaktadır. Fakat bu da oldukça verimsiz bir şekilde gerçekleşmektedir. Sağlık için vatandaşlarından aldığı her bir dolar primin yarısı doğrudan sağlık hizmeti için ayrılmakta, geri kalanı ise yönetim maliyetlerine ayrılmaktadır.(2)

Neoliberalizm sadece çevre ülkelerine yıkım getirmemekte, metropol ülkelerin kendi vatandaşlarına da düşman bir sistemdir. Devletin küçültülmesi hedefi sonucu açılan boşluğu kârı maksimize etmeyi hedefleyen özel sağlık ve sigorta şirketleri doldurmaktadır. Sonuçta geniş emekçi kitlelerin yararlanamadığı sağlık ve sigorta hizmetleri, sağlık sigorta primlerinin ödenemediği bir toplum yaratılmıştır. Piyasa ilişkilerinin egemen olduğu bir sağlık sisteminde artık halkın sağlığı birinci sırada değildir. Çünkü hekimlerin karşısına hasta değil, müşteri çıkarmaktadır bu sistem. Artık, en çok müşteriye erişme, sistemin sağlık kurumlarının birinci hedefidir. Neoliberal düzenin belirlediği ölçülere göre artık hasta-hekim ilişkisi şu şekilde düzenlenmektedir: Sağlık hizmetleri metaya dönüşürken, hasta ise hizmet satın alan bir tüketicidir aslında. Batı’da 1960’lara göre yataklı hastane sayısındaki artış yanıltıcıdır, zira paran yoksa yerin hastane değil morg olmaktadır!

Öte yandan emperyalizmin yarattığı eşitsiz gelişim, Güney Asya ve Afrika’daki toplumların sağlık hizmetlerinden yararlanamamasına neden olmuştur. Dünya nüfusunun beşte biri sağlıklı içme suyuna erişememekte, her yıl ölümlerin yüzde 25’i önlenebilir ölüm kategorisinde gerçekleşmektedir.(3) Eski sosyalist rejimlerin olduğu Doğu Avrupa ülkelerinde 2000’lerde doğuşta yaşam beklentisi, sosyalist dönem zamanındaki doğuşta yaşam beklentisinden daha da düşüş göstermiştir. Bugün, Batı ve Doğu Avrupa arasındaki doğuşta yaşam beklentisi farkı, 1960’lardaki farktan daha fazladır!(4) Bir diğer önemli veri ise, Doğu Avrupa’daki 60 yaşındaki bir erkek, 1960’da sosyalist yönetim altındaki ölüm riskinden daha da yüksek bir risk ile yaşamaktadır bugün! (Bu veri önceki cümlede söylenen doğuşta yaşam beklentisinden farklıdır.) Kısaca söylemek gerekirse, sosyalizmden geri dönüş ve uygulanan neoliberal politikalar, aynı zamanda hayat süresinin uzamasından ve sağlıklı bir yaşamdan da geri dönüş olarak sonuçlanmış Doğu Avrupa’da.

YENİDEN KAMUCU POLİTİKALARI

Çin Halk Cumhuriyeti halihazırda gelişmiş sağlık sistemine sahip bir ülke değildir. Ekonomisi ihracatta dünya birincisi, ithalatta dünya ikincisi olmasına rağmen halen gelişmekte olan bir ülkedir. Fakat koronavirüs vakası boyunca, insanı merkeze koyan sosyalist anlayış, sağlık çalışanlarının olağanüstü çabası, Çin Komünist Partisi üyelerinin dayanışma yeteneği, yöneticilerin aldığı kararların yüksek oranlı uygulanması ve en önemlisi kamucu sağlık anlayışı ile 1.5 milyarlık nüfusun olduğu ülkede salgını 2.5 aya yakın bir sürede kontrol altına almış ve yenilgiye uğratmaya yakındır. Batı merkezlerinde ise korku ve panik hâkimdir. ABD’de koronavirüs test kitlerinin yanlış hazırlanmasına karşın devlet başkanı Trump “bunun sorumlusu ben değilim” diyerek liberal bencilliği devlet organının en başından seslendirmektedir. İngiltere ise virüse karşı önlemini, “önlem almayacağız” diyerek belirtmiştir! Ülkede günlük yaşamı kısıtlayan tedbirler almayacağını belirten İngiliz yöneticiler, “doğal sürece bırakarak bağışıklık kazanmayı bekleyeceğiz” tarzı bilim-dışı bir politika izleyeceklerini belirtmişlerdir.(5)

Sağlık hizmeti, kamucu bir şekilde vatandaşlara sunulması gereken bir devlet ödevidir. Sağlık sistemini, devletin bu ödevini yerine getirmesi anlayışından uzaklaştıran neoliberal düzen, insan sağlığını koronavirüs ya da dünyadaki başka herhangi bir hastalıktan daha fazla tehdit etmektedir.

Lenin, I. Dünya Savaşı sırasında başlayan ve Rusya’da da binlerce kişiyi etkileyen tifüs salgını hakkında “ya bitler sosyalizmi yenecek ya da sosyalizm bitleri!”(6) diyerek, büyük bir sağlık reformu başlatmıştı. Aslında bu, insanı ve doğayı büyük yok oluşlara sürükleyen emperyalist sistem ile onun karşısında duran insan odaklı sosyalist sistem arasındaki bir savaş.

SPANYA’NIN KAMUCU ADIMI

Şimdilerde İspanya’nın sağlık sistemini kamulaştırdığını duyuyoruz, Sırbistan Cumhurbaşkanı “AB sadece kağıt üzerinde var, salgın sürecinde bize yardım edebilecek gerçek dost ülke Çin” açıklamaları yankılanıyor, İtalya’nın yardımına yine sadece Çin koşuyor. Türkiye’nin de şimdiye salgına karşı Batılı devletlerden daha iyi bir mücadele sergilemesinin nedeni geçmişinden gelen, kamucu sağlık politikalarının kalıntılarının hala sürmesinde görebiliriz.

Mustafa Kemal’in sağlık sistemine verdiği önemi hem Nutuk’ta hem de Afet İnan tarafından kaleme alınan Atatürk’ün “Medeni Bilgiler” kitaplarında açıkça görebiliriz. “Her şeyden önce yurttaşlarımızın sağlığı milli bir meseledir. Çünkü ülkede huzuru sağlayabilmek, ülkenin ilerleyebilmesi ve üretebilmek, yurttaşlarımızın sağlıklı olmasına bağlıdır” bakışıyla konuya yaklaşan Kemalist yönetim, eğitim ve sağlık hizmetlerini devlet bizzat yerine getirmeli, şirketlere bırakılmamalı ilkesi ile Ankara’da Hıfzıssıhha Merkezi bizzat Atatürk’ün emriyle kurulmuştur. Modern Türk sağlık sisteminin kurucusu diyebileceğimiz Dr. İbrahim Refik Saydam öncülüğünde, toplumun yeniden inşasını sağlayacak politikalar arasında kamucu ve önleyici sağlık hizmetlerine, Kemalistler özel önem vermiştir.

Kovid-19 salgınıyla görülmüştür ki neoliberalizmle beraber yaratılmaya çalışılan “Yeni Orta Çağ”, bilim düşmanlığı ve hurafeler de yenilgiye uğramaktadır. Bakınız devletlerin salgınla mücadele komisyonlarında tarikat temsilcileri, postmodernist alternatif tıp sözcüleri değil bilim insanları yer almakta ve bilim rehberliğinde mücadele yürütülmektedir. Şimdi insanlığın önünde neoliberal virüsün kökünün kazınması ve yeniden halkçı siyaset, ekonomik ve sağlık uygulamalarının egemen kılınacağı sistemi kurma görevi durmaktadır.

DİPNOTLAR:

1-Orhan Kurmuş, Bir Bilim Olarak İktisat Tarihinin Doğuşu, Yordam Kitap, 2009, İstanbul, sayfa 16.

2-Woolhandler S, Campbell T, Himmelstein, DU. Costs of Health Care Administration in The United States and Canada. The New England Journal of Medicine, 2003.

3- Shahmanesh M. Neoliberal Globalisation and Health: A Modern Tragedy. Critique, 2007.

4-https://www.worldbank.org/en/news/opinion/2015/04/22/in-europe-life-gets-shorter-for-some

5-https://tr.euronews.com/2020/03/15/izlenim-ingilterenin-koronavirus-stratejisi-dogal-yayilimina-birak-bagisiklik-olussun (geçerlilik tarihi 16.03.2020)

6- Bakırcı, N. (1995). Eski Sovyetler Birligi’nde Saglık:Sağlık Politikası, Örgütlenme, Sağlık Göstergeleri. Bakırcı, N. (1995-1995). Eski Sovyetler BirligiToplum ve Hekim. Cilt 9. Sayı.64- 65, 64-65.’dan aktaran Belma Uzun ve Onur Yarar, KARL MARX’IN YÖNETİM ANLAYIŞI VE GÜNÜMÜZ SAĞLIK YÖNETİMİNE UYGULANMASI , Sağlık Yönetimi Dergisi, 2019