Ana Sayfa Emperyalizm Siyasal partilerden dans partilerine: Küreselleşme karşıtı hareketler

Siyasal partilerden dans partilerine: Küreselleşme karşıtı hareketler

817

Kapak Siyasal partilerden dans partilerine:
Küreselleşme karşıtı hareketler

Murat Akkün

Totaliterimi eleştirisi üzerinden yapılan devlet düşmanlığı, hareketin içindeki çeşitli
gruplar tarafından üzerinde en çok fikir birliği sağlanan konudur. Üçüncü Dünya
ülkelerini devletsiz bırakmayı hedefleyen küreselleşme politikalarına karşı alternatif
küreselleşmeyi savunan bu gruplar, ezilen ülke halklarının iktidar perspektifli her türlü
mücadelesine düşmanca bakmakta ve kendi projelerini engelleyici görmektedir

Küreselleşme son yıllarda fikir tartışmalarının olmazsa olmaz bir kavramı haline geldi. Önceleri popülaritesini akademik çevrelerde hissettiren bu tanımlama kısa sürede medya gücünün de yoğun itelemesiyle günlük siyasal sohbetlerimizin vazgeçilmez vurgusu oldu. Bu kavramdan kimin ne anladığı ayrı tartışma konusu. İletişim devrimi, yeni teknolojilerin tanımladığı uzay çağı, sanayi sonrası toplum veya ABD’nin
Yeni Dünya Düzeni projesinin toplamını ifade eden saldın programı; yani emperyalizmin güncel siyasetlerle tanımlanmış biçimi veya başka bir tanımlama. İşaret etmeye çalıştığımız nokta, küreselleşme kavramının
etimolojik kökeninden bağımsız birtanım-paradigma haline gelmiş olmasıdır. Bu tartışma düzlemindeki
kavramsal hâkimiyet, karşıtlığının popülerliğini de doğurmuştur diyebiliriz.

Farklı küreselleşme tanımları olduğu
gibi sayıca çok daha fazla küreselleşme karşıtı akım vardır. Fakat burada yanılgıya düşmemek için belirtmek gerekir ki, karşıtlığın çeşitliliğini yaratan asıl unsurlar farklı küreselleşme tanımlamalarından kaynaklanmamaktadır. Hareketlerin bizzat niteliklerinden ve kendi konumlanmalarından ileri gelmektedir.

Feministler, çevreciler, insan hakları savunucuları, anarşistler, reformistler, zapatistalar, neo-faşistler, uluslararası sendikal örgütler, fundamentalistler, troçkistler, kendilerini Marksist olarak tanımlayanlar, enternasyonalistler, eşcinseller, NGO’lar, çeşitli köylü örgütlenmeleri vs… Önemli bir not düşelim, bu hareketlerin büyük çoğunluğunun merkezi
Avrupa veya Kuzey Amerika’dadır. Mali sermaye gelirlerinin vergilendirilmesini hedefleyen ATTAC hareketinin
merkezi Paris, Üçüncü Dünya’nın borçlarının silinmesini talep eden CADTM’nin merkezi ise Brüksel’dir
(1). Bu da bize Ankara Eski Valisi Ziya Doğan’ın ünlü sözünü anımsatıyor: “Ülkeye komünizm lazım olursa, onu da biz getiririz.”

Toplumsal hareketlerde eski/yeni kavramsallaştırması

Wallerstein iki eski ana akımdan bahseder: Ulusal kurtuluş hareketleri ve sosyalist devrimler. (2) Burada bahsedilen “eski sol fikirler” bizden önceki anlamında zamansal bir öncelikten çok bizzat nesne düzeyinde bir eskimeden dem vurmaktadır. İddia edilen eskinin halkın ihtiyaçlarına cevap veremediği, iktidara geldiği ülkelerde hayal kırıklığı yarattığı için “tukaka” olduğudur. Halkın sırtını dönmesinin nedeni verilen ikinci sözün, dünyanın dönüştürülmesinin becerilememesidir. Maoizm’den Porto Alegre’ye başlığı altında yazar Mao Zedung’un ölümüyle birlikte bugüne ulaşan ve hâlâ önemini koruyan bu tür bir hareket kalmadığını iddia ediyor. (3)

1970’ler sonrası çıkan ‘yeni’ hareketlerin ise iki temel özelliği bulunmaktadır. Bunlar: Etnik köken, kadın hakları, çevre hakları gibi geçmişte hep ikincil kalan soranların, hareketlerin önceliği haline gelmesi ile devlete ve iktidar hedefleyen hareketlere karşı güvenin yitirilmesidir. Peki iktidar hedeflemeyen hareketler dünyayı nasıl değiştirecektir? İçine girilen derin krizle birlikte, şu anki dünya egemenleri sistemi daha fazla korumaya çalışmayacaktır. Böylelikle küreselleşmeyi daha iyi bir duruma getirmenin yolu da açılıyor. Bunun nasıl mümkün olacağı, yani yol haritası ise çok önemli değil. Zaten artık “daha iyi bir toplumun neye benzeyeceğini de tasarlayıp durmaya bir son vermemiz” gerekmektedir.
(4)

New Left Review dergisinde çıkan David Graeber imzalı yazı meselenin özünü çok iyi yakalamış. Graeber’e
göre hareketin kalbi, harekete yeni ve umut verici hemen her şeyin kaynağı anarşizmdir. (5) Hareketin
içindeki grupların büyük çoğunluğu küreselleşmeyi IMF ve DTÖ’den daha fazla savunurlar. Ulus devletler
de sıkı şekilde korunan tek biçimli parsellerin oluşturulmasından başka bir işe yaramamıştır. (Yazar
vatan yerine parsel demeyi tercih ediyor.) Esasında rahatsız olunan konu ulusal kurtuluşun nihai amaç
teşkil ettiği anti-emperyalist mücadele geleneğidir. Michael Hardt Yeni Bandung mu? yazısında
ulusal egemenlik savunusu tehlikesinden bahsediyor. Ağ hareketleri (6) çağında siyasal mücadele artık
farklı yöntemlerle yürümelidir. Her türlü ulusal çözümlere karşı çıkılmalı ve yerine demokratik bir küreselleşme
arayışına girilmelidir. (7)

Anarşist Soytarılar Bloku

Hareketlere kuşbakışı baktığımızda çok seslilik yanında, karnavalları aratmayan bir renklilik ve eğlence de görüyoruz. Hatta Paris toplantıları sırasında alkol ve eroin kullanımını sınırlandırmak için çağrılarda bulunulması ve ekipler kurulması olaya bir boyut daha katıyor. İşin esası yine bu eski/yeni kavramlarına dayanıyor. Soğuk savaş yıllarında Amerikan propaganda aygıtlarının (medya, sinema endüstrisi vs..) Batı gençliğinden, Üçüncü Dünya gençliğine kadar sosyalizm hakkında yarattığı imaj dikkat çekicidir. Tamamen gri renklerin hakim olduğu, güneşin hiç yüz göstermediği, insanların gülmeyi dahi unuttuğu ağır sanayi toplumları bu imajı betimler. Amerikan ruhunda batı kapitalizminin özgürlüğü, insan haklarını vs.. temsil ettiğini düşünürsek çok renkliliğin ideolojik geri planının nereden kaynaklandığını da daha iyi anlarız. Hareketin merkezindeki önemli gruplardan birinin ismi daha fazlacümle kurmamızı gereksizleştiriyor: Anarşist Soytarılar Bloku. (8)

Çürüyen sistemin kirlilerini örten ve uyuşturma mekanizmasına dönüşen bu sahtelik, kabuğunu çoktan kırmış ve giderek serpilen sosyalizmin devrimci kültürüyle boy ölçüşemez. Tarihin kültürler üzerindeki en büyük kanunu, üretim güçlerindeki gelişmeyle eskiyi tasfiye edecek yeni
sistemin kültürel alanda da büyük bir patlamaya ve yaratıcılığa yol açmasıdır. Fakat açıkça ortadadır ki, küreselleşme karşıtı hareket, kültürel referans olarak çürüyen sistemi almaktadır.

Hareketlerin ideolojik referans kaynakları

Almanya Enternasyonalizm Koordinasyonu’nun Frankfurt’ta 9-12 Mayıs 2002 günlerinde düzenlediği 25. yıl kongresinin sonuç bildirgesinin ilk cümleleri ile başlayalım: “Küresel kapitalizmde bir hayalet dolaşıyor: Küreselleşme karşıtlarının hayaleti.” Kongreye ilişkin Praksis’dergisinde çıkan değerlendirmede tartışmaların Hardt/Negri fikirleri ileLenin/Rosa Luksemburg fikirleri arasında geçtiği belirtiliyor. İktidar kavramı tartışıldığında Hardt/Negri üzerinden Foucault’ya, kapitalizmin eleştirisi tartışıldığında Lenin/Rosa Luksemburg üzerinden Marks’a yapılan vurguların artması dikkat çekici. Açıkça sistemin genel eleştirisinin üstüne “iktidarsızlık” kavramının inşa edildiği ortadadır. Tukakala-şan eski düşüncenin yapıcı tarafları
terk edilirken yıkıcılık, anti’lik, karşıtlık kavramları temel haline geliyor. Aşağıdan yukarıya örgütlenmelerin merkeze oturması ve daha bir çok parlatılan benzer fikirleri sıralayabiliriz.(9)
Tüm hareketi kapsamasa da Antonio Negri ve Michael Hardt’ın İmparatorluk kitabında daha da sistematikleşen, hatta bazı aydınların gözünde mücadele programına (manifesto) dönüşen bu fikirlerin bazı saptamalarına alt başlıklar
halinde değinmek gerekiyor.

Küresel burjuvazi, küresel proletarya

Neo-liberalizmi benimseyen aydınların diline pelesenk olan “küresel köy” kavramsallaştırmasının kaçınılmaz uzantısı olan dünya vatandaşlığı, simgesel olarak “artık sınırların kalktığı…” ile başlayan o bildik tekerlemeyi anımsatıyor. Hardt ve Negri’ye göre küresel yurttaşlık kendi programlarının ilk politik talebidir.(10) Tabii ki bu yönelişin kökeninde ulus devletin aşıldığı iddiası var.

Robinson ve Harris’in çalışmalarındada eskiden sınıflar arası ilişkiler ulus devlet altında gerçekleştirilirken, yeni uluslarüstü süreçte ulus devlet kapitalizmin örgütlenme temeli olmaktan çıktığı, dünya küresel burjuvazi ve küresel proletarya şeklinde bölündüğü iddiası yer alır. (11)

İmparatorluk kitabında daha muğlak olan çokluk kavramı, Robinson ve Harris’in çalışmasında sınıf olarak tanımlanıyor. Bu; Almanya’daki,Peru’daki, Tayvan’daki işçi sınıfının ulusal düzlemi aşıp tek bir dünya sınıfını oluşturmasıdır. Yalnız “aşma” sınıfsal çatışmayı da yok saymaktadır. Çünkü ulusal düzlemde işçi sınıfıyla çelişkili bir düşman da kalmamıştır. Küresel proletaryanın düşmanı, ulusal sınırların üstüne çıkmış,sermayenin küresel örgütlenmeleridir. Oysa IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kurumlar özel ulusal sermayelerin ajanlarıdır. Sahip oldukları yaptırım güçleri de ulus devletlerden gelir. (12) Tabii ki iddia ettikleri gibi Türkiye’nin IMF’ye üye olması, orayı yönlendirdiğimiz anlamına gelmiyor. “Avrupa’da yönetici kurumları oluşturan uluslararası anlaşmalar, Avrupa burjuvazilerinin ve ulus devletlerin dışında veya üstünde oluşmuş şeyler değildir.”(13)

Ulusal devletlerin oluşturduğu yaptırım araçlarından farklı olarak, ulusal sermayelerin biçimsel ve nitelik anlamda değiştiği, sonuçta “ulus ötesi” kimlik taşıdığı da politik çıkarsamaların devamı olarak iddia ediliyor. Hemen hemen bu bakış açısıyla kalem oynatmış bütün yazarların ortak kavramsallaştırması “ulusüstü” sermaye biçimidir. Bu noktada da sermayenin merkezileşmesinin sonucunu teşkil eden tekellerin “sıçrama” yaparak ulusal devletlerinden kurtulduğu ya da kurtulmaya çalıştığı kanısında değilim. Somel’in de belirttiği gibi küreselleşmeyi sürükleyen büyük şirketler, dünyadaki sayılı gelişmiş ülkenin örgütleridir. Mülkiyet hisseleri bakımından da incelersek bu şirketler gelişmiş
ülke milli ekonomilerinin birer uzantısıdır.(14) Ve bu az sayıdaki ezen devletin şirketleri kendi ulusunu
oluşturan tüm toplumsal tabakalar (işçi sınıfı dahil) adına sömürüsünü devam ettirmeyi, genişletmeyi hedefler.
“Emperyalizmi tanımlayan sermaye ihracı ile birlikte diğer ülkelerin sö-mürüsüyle yaşayan ülkenin topuna asalaklık damgasını vurur.”(15)
Merkez-çevre çelişkisinin önemini yitirmesi

MAI Karşıtı Çalışma Grubu tarafından yayımlanan MAI: 21. Yüzyılın Sömürgecilik Bildirgesi başlıklı kitapçıktan bir alıntı ile başlayalım:
“Bugüne kadar bu paylaşım kavgası, ülkeler arasında olduğu zamanlarda savaşlarla (dünya ölçeğine yayılabilen) ve ülkeler arasında klasik emperyalist bağımlılık biçiminde yürümekte idi. Ancak emperyalizmin özellikle son 20 yıldır, içine girdiği yoğunlaşma ve merkezileşmenin biçimlendirdiği yeni yönelimi farklılaşmıştır. Artık paylaşım ülkele arasında yürümemekte, neredeyse işkollarına kadar bir düzlemde, ülkeler ya da emperyalist ulus devlet
güçlerinin birlikteliği düzleminde değil, onları da aşan ulusötesi sermayenin belirlediği zeminlerde
gerçekleşmektedir. (….) Dolayısıyla ulusötesi en egemen sermaye kesimlerinin, işlevini değiştirmeye çalıştıkları ulus devlet, emek sınıfları açısından bir mevzi olarak kabul edilip, ulusalcı perspektiflerle savunulmamalı-dır.”

Venezüella’da Hugo Chavez’e karşı yapılan darbe girişimi ve sonrasında yaşanan gelişmeler günümüz
sınıf mücadelesindeki saflaşmaya ilişkin tartışmalara verilebilecek güzel bir örnektir. Halkçı politikalarla ülke yönetimini sürdüren Chavez’e karşı ABD’nin tezgâhladığı darbe tutmamıştı. 48 saat içinde halkın ve ordunun geniş desteğiyle Chavez’in yönetimi tekrar geri alması, ulusal devletlerin emperyalizme direnmesinin en son örneklerinden biridir. Ama MAI karşıtlarına göre ülke halkı büyük hata yapmıştır. Ülkesinin ABD tarafından açıkça sömürge yapılmasına direnmiştir. Oysa direnmemelidir. “Bugün hakim ülkeler bile küresel sisteme bağımlıdır; dünya piyasasının etkileşimleri sonucunda bütün ekonomilerin eklemleri genel olarak çözülmektedir. Yalıtılmışlık ya da ayrılık yönündeki her türlü girişim sadece, giderek artan oranda, daha acımasız türden bir küresel sistem tahakkümü, güçsüzlük ve yoksulluk anlamına gelecektir.” (16) Görüldüğü gibi direnmek, uluslararası tekellerin ülke kaynaklarını sömürmesine karşı çıkan ulus devleti savunmak; “yoksullaştırıcı” bir yönelim olmaktadır. Oysa tarih, ekonomik büyümeyi ve refahı sağlamanın nasıl olursa olsun, birinci koşulunun emperyalizme direnmek olduğunu göstermiştir. “Üçüncü Dünya’nın ilerlemesi, bu koşullarda birikimin doğal yasasına uymak yerine ona karşı koymayı gerektiriyor. Bu sonuç, gelişme, halkçı sosyal ittifakları ifade eden iktidar biçimleriyle evrimci ilişkiler temelinde olduğu zaman da, açık toplumsal ilişkiler çerçevesinde gerçekleştiği zaman da geçerlidir. Kore ve Tayvan’ın başarılarının nedeni ancak böyle kavranabilir. Her ikisi de egemen eğilimlere ve liberal öğütlere karşı direndiler.”(17)

Ezen ezilen çelişkisinin yok olması belli bir hedefin kalmamasına da yol açıyor. Margulies’e göre piyasa ekonomisinin hayatın her alanına egemen olması, önce Amerika ve Avrupa’da başladı. Dolayısıyla bu siyasetlerin Amerika’nın değil uluslararası sermayenin, Üçüncü Dünya ülkelerine değil tüm dünyaya dayattığı siyasetler olduğunu iddia ediyor. Ve yazara göre direniş de doğal olarak buralardan başladı.(18) Hedef ise gayet muğlâk olan sermayenin küresel örgütlenmeleri. Margulies bu görüşlerini son yaşanan Irak işgaliyle umarım değiştirmiştir. Ama yine de çok umutlu olmamak lazım çünkü bu görüşlerin belli amaçlarla imal edildiği de ortadadır.

Emperyalizmi ve Tek Kutupluluğu Mutlaklaştırma

“Ulusal hükümetler, globalizasyonla ilgili olarak kaçınılmaz biçimde bozguna uğrayacaklardır. “(19) Bu kaçınılmazlık, yani küreselleşmenin karşı durulamaz bir süreç olduğu bilinçlerde yer ettiği zaman alternatif
yerine, direnme ya da dönüştürme ön plana çıkar. Petrol-İş sendikasının 2000-2003 yıllığında Prof. Dr. Meryem Koray imzalı yazıda da küreselleşmeyi dönüştürmekten bahsetmenin daha anlamlı olacağından bahsediliyor. (20)

“Finans kapitalin mantığını kavrayıp, küreselleşmeye karşı politik talepler sermayenin toplumsal kontrolü
üzerine oturtulmalı. Emek hareketinin dış ticaret konuları, örgütlenme ve toplu pazarlık yanında finans kapitalin
gücünü sınırlayıcı düzenlemeleri de gündeminden eksik etmemesi gerekiyor. “(21)
Tabb’m yaklaşımı muğlâk bir sermayenin toplumsal kontrolü üzerine sistematize edilmiş. Devlet araç olarak görülmediği için ifade tarzı da “talep etme” düzeyinde kalmaya mahkûmdur. “Bu öldürülüş ve açlık, yıkıcı küreselleşmenin temsilidir ve bizi neoliberal küreselleşmeyi ciddi bir sorgulama sürecine sokmaya, “iyi ve insansal yönetişimin” varolduğu bir yapıya dönüştürmeye zorlamaktadır.”(22) Kötüsü varsa iyisi de vardır gibi mantıksal bir ilerleyiş, süreci yönetim sorunu olarak özetlemekle beraber buna karşı mücadele perspektifini ortaya (doğal olarak) koyamamaktadır.

“İçinde yaşadığımız ekonomik, politik, kültürel tüm yaşam etkinliklerini kâr mantığına tabi kılan süreci ulusal devlet kalıpları içerisinde, geleneksel emperyalizm tahlilleri çerçevesinde açıklamak imkânsız görünüyor.” (23) Tüm yaşam etkinliklerinin içine sinmiş düzeni, çelişkilerin de ortadan kalktığı bir yaşam formu olarak da betimleyebiliriz. Küreselleşmenin mutlaklığı Kozanoğlu’nu çaresizlik üzerinden pasifizme varan bir teorik
inşaya yönlendiriyor.

Dünya çapında üretim organizasyonunun geldiği yeni aşama Arrighi’ye göre kapitalistler arası rekabetin savaşlara yol açtığı dönemin sonunu getirmiştir.(24) Arrighi’nin bu yaklaşımı her ne kadar geleneksel
kalıpların dışına çıkma kaygısıyla gerçekleşse de bize eski bir tartışmayı
hatırlatıyor. Alman sosyal demokrasisinin önderlerinden Kari Kautsky, böyle bir saptamayı yüzyıl kadar
önce yapmıştı. “(Kautsky ve yandaşları) şöyle demektedirler, sermayenin uluslararası karşılıklı bağımlılığının
gelişmesi çeşitli ‘ulusal’ kapitalist gruplar arasındaki rekabeti
elimine etme eğilimi yaratır. Bu ‘barışçıl’ eğilimin alttan gelen baskıyla
güçleneceğini ve bu yolla yırtıcı emperyalizmin yerini sakin ultraemperyalizme
bırakacağını söylerler.” (25) Amerikan imparatorluğu altında tek kutuplu dünya tasviri ile Kautsky’nin “ultraemperyalizm dünyaya barış getirecektir” tahlili örtüşmektedir. Oysa tarihin akışı dünyanın tekrar çok kutupluluğa evrildiğini göstermektedir. Irak Savaşı sürecince, Almanya-Fransa ve ABD arasında doğan gerginlikler, Asya’nın bir güç olarak dünya sahnesine çıkması, tek kutupluluk iddialarını çürütmektedir.

Sonsöz Yerine

Kuşkusuz bu sınırlı yazı, belli bir akım tarafından temsil edilmeyen, yüzlerce hatta binlerce farklı fikrin, en çok öne çıkan ve en çok üzerinde uzlaşı sağlanan belli fikirler üzerine odaklanmaya çalışmıştır. Bu Batı
merkezli insan hakları örgütlerinin, çeşitli sendikaların, marjinal gay ve lezbiyenlerin, çevrecilerin, feminist
örgütlerin birlikteliği, yeni bir anarşizm anlayışı yaratmaktadır. Her grubun kendi önceliği, toplam
olarak hareketin önceliği olarak kabul edildiği için, belli bir amaç veya belli bir fikir ön plana çıkamamakta, “başka bir dünya mümkündür” şeklinde hiçbir şey ifade etmeyen, temenni cümleleri, hareketi tanımlamaktadır.
Somutlaştırırsak kamu işletmelerinin özelleştirilmesi ile tuna balığı yakalama metotlarının yunuslara zarar vermesi nedeniyle tuna balığı tüketmeme tavrı arasında ya da gay ve lezbiyenlerin mücadeleleri toplam olarak aynı önceliğe sahiptir. Amaç, hedef, program, örgüt ve örgütlenme olmayınca, ne amaçla yapıldığı bilinmeyen eylemlilikler
ön plana çıkmaktadır. “Eylem yapmak için eylem yapmak” diye ifade edebileceğimiz sokak gösterileri ise düzenleyenlerinden katılanlarına kadar Batı merkezlidir. Hareketin öncüleri Üçüncü Dünya’dan değildir ve
hareketin hiçbir sınıfsal temeli yoktur. Rock starları, Avrupa sendikaları, “sol” tandanslı aydın örgütlenmeleri,
belirli bir gelir seviyesine sahip oldukları için ülkeler arası seyahat edebilen, gelişmiş kapitalist ülkelerin marjinal “sol” grupları, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız nedenlerle topyekün anarşizme doğru evrilmektedirler.

Totaliterizm eleştirisi üzerinden yapılan devlet düşmanlığı, hareketin içindeki çeşitli gruplar tarafından
üzerinde en çok fikir birliği sağlanan konudur. Üçüncü Dünya ülkelerini devletsiz bırakmayı hedefleyen küreselleşme politikalarına karşı alternatif küreselleşmeyi savunan bu gruplar, ezilen ülke halklarının iktidar perspektifli her türlü mücadelesine düşmanca bakmakta ve kendi projelerini engelleyici görmektedir. Bu görüşün aydınları da meseleyi
farklı noktadan alsalar da bizim gibi ülkelere nihai olarak anarşizmi sunmaktadır. Oysa Cancun toplantılarının gösterdiği gibi küreselleşmeye alternatif Üçüncü Dünya devletlerinin bir araya gelip kendi çıkarlarını savunmalarıyla mümkün olur. Azgelişmiş ülkelerin kalkınması ise ancak kalkınmayı isteyen halk kesimlerinin iktidarı ele geçirmeleriyle olanaklıdır.

DİPNOTLAR
1) Alpaslan Işıklı, Dünya Bankası’nın Laik İmparatorluğunun Kumarhane Kapitalizmi, Otopsi Yayınları, İstanbul, 2002.
2 ) Immanuel Wallerstein, “Sisteme Karşı Yeni Ayaklanmalar”, New Left Rewiew Türkiye Seçkisi, Everest yayınları, İstanbul, 2003, s. 180-181.
3) a.g.e., s.188.
4) a.g.e., s.194.
5)David Graeber, – “Yeni Anarşistler”, New Left Rewiew Türkiye Seçkisi, Everest yayınları, İstanbul, 2003, s.198.
6) Ağ Hareketleri: Graeber’e göre hareketin bu yeni örgütlenme biçimi onun ideolojisidir. Devletler, partiler
ya da kurumlar gibi dikey yapıların yerine yatay ağların, merkezi olma yan, hiyerarşik olmayan bir demokrasi
kavrayışının ilkeleri üzerine inşa edilmiş ağların egemen olduğu örgütlenme biçimi.
7)Michael.Hardt, “Yeni Bandung mu?”, New Left Rewiew Türkiye Seçkisi, Everest yayınları, İstanbul, 2003, s.218.
8) The revolutionary anarchist clown bloc ismiyle internette arama yapıp ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.
9) Emre Arslan, “Olay Mahalli: Küreselleşme Almanya Enternasyonalizm Koordinasyonu (BUKO) Kongresi”, Praksis, Yaz
2002.
10) Michael Hardt ve Negri, A., İmparatorluk, Ayrıntı yayınlan, İstanbul, 2001, s.401.
11)Robinson ve Hanis’ten aktaran Hayri Kozanoğlu, “Küreselleşme ve Uluslarüstü Sermaye Sınıfı”, Doğu Batı, 18, 2002, s.57.
12) Ellen M. Wood “Mutsuz Aileler: 36 Bilim ve Ütopya Mart 2004 Küresel Kapitalizm ve Ulus-Devlet” Petras, J. (der.) 2000’li Yıllara Girerken Kapitalizm, Kaynak yayınlanı, İstanbul, 2000, s.20.
13) Albo G., ve Zuege, A. “Bugünün Avrupa Kapitalizmi Euro ve Üçüncü Yol Arasında” Petras, J. (der.) 2000’li
Yıllara Girerken Kapitalizm, Kaynak yayınları, İstanbul, 2000, s.92.
14) Cem Somel ‘azgelişmişlik Perspektifinden Küreselleşme” Doğu Batı, 18, 2002, s. 143.
15) Vladimir İliç Lenin, Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol yayınlan, Ankara,1992, s. 107.
16)Michael Hardt ve Antonio Negri, İmparatorluk, Ayrıntı yayınları, İstanbul, 2001,s.297.
16) Samir Amin, Kaos İmparatorluğu Yeni Kapitalist Küreselleşme, İstanbul: Kaynak yayınları, 1993,
s.45.
17) Roni Margulies “Seattle öncesi ve sonrası”, Der: Wallac, L. ve M. Sforza, DTÖ: Kimin Ticaret Örgütü, Metis Yayınları, İstanbul, 2002, s.8.
18)World Bank, 2000, s.5. Aktaran Gole, 2002, s.44.
20) Meryem Koray, Küreselleşmeye Eleştirel Bir Bakış ve Yeni Bir Küresel Anlayışın ve Örgütlenmenin Kaçınılmazlığı, 2000-2003 Yıllık, Petrol-İş, İstanbul, 2003, s.65.
21)Tabb, 1999, aktaran Hayri Kozanoğlu, “Küreselleşme ve Uludarüstü Sermaye Sınıfı”, Doğu Batı, 18 1999, s.58.
22)Fuat Keyman, “Kapitalizm- Oryantalizm Ekseninde Küreselleşmeyi Anlamak: 11 Eylül, Modernite ve Kalkınma Sorunsalı”, Doğu Batı, 18, 2002, s.32.
23)Hayri Kozanoğlu, “Küreselleşme ve Uluslarüstü Sermaye Sınıfı”, Doğu Batı, 18, 2002, s.63.
24)a.g.e., s.57.
25)Nikolay I.Bukharin, Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, Spartaküs yayınları, İstanbul, 1996, s.125.

KAYNAKÇA
Albo, G. ve Zuege, A., “Bugünün Avrupa Kapitalizmi Euro ve Üçüncü Yol Arasında” Petras, J. (der.) 2000’li
Yıllara Girerken Kapitalizm, Kaynak yayınları, İstanbul, 2000.

Amin S., Kaos İmparatorluğu Yeni Kapitalist Küreselleşme, Kaynak yayınlan, İstanbul, 1993.

Arslan, E. , “Olay Mahalli: Küreselleşme Almanya Enternasyonalizm Koordinasyonu (BUKO) Kongresi”, Praksis, Yaz 2002.

Bukharin, N. L, Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, Spartaküs yayınları, İstanbul, 1996.

Chomsky, N., Sömürgecilikten Küreselleşmeye, Ütopya yayınevi, Ankara, 2001.

Cole, K., “Globalizasyonun İktisadi Yönü” Akalın, U. (der) Globalizasyonun Yansımaları, Akademi yayınevi, İstanbul, 2002.

Görenel, Z., Karşıtlığın Küreselleşmesi Neoliberal Dönemde “Yeni” Toplumsal Hareketler, Küreselleşme İktisadi Yönelimler ve Sosyoekonomik Karşıtlıklar, Der:Alkan Soyak, Om yayınları, İstanbul,2002.

Graeber, D., “Yeni Anarşistler”, New Left Rewiew Türkiye Seçkisi, Everest yayınlan, İstanbul, 2003.

Hardt, M., “Yeni Bandung mu?”, New Left Rewiew Türkiye Seçkisi, Everest yayınlan, İstanbul, 2003.

Hardt, M. ve Negri, A. İmparatorluk, Aynntı yayınları, İstanbul, 2001.

Işıklı, A., Dünya Bankası’nın Laik İmparatorluğunun Kumarhane Kapitalizmi, Otopsi Yayınları, İstanbul, 2002. Keyman, F. (2002)

“Kapitalizm-Oryantalizm Ekseninde Küreselleşmeyi Anlamak: 11 Eylül, Modernite ve Kalkınma Sorunsalı”, Doğu Batı, 18, s.27-55. Koray, M., Küreselleşmeye Eleştirel Bir Bakış ve Yeni Bir Küresel Anlayışın ve Örgütlenmenin Kaçınılmazlığı,2000-2003 Yıllık, Petrol-İş, İstanbul, 2003 Kozanoğlu, H. (2002)

“Küreselleşme ve Uluslarüstü Sermaye Sınıfı”, Doğu Batı, 18, s.55-65. Lenin, V.İ. (1992) Emperyalizm
Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Ankara: Sol.

Perinçek, D., ÖDP’nin Kimliği Neoliberal “Solculuğun” Eleştirisi ve Sosyalist Program-Siyaset, 3. Basım,
Kaynak yayınları, İstanbul, 1998.

Somel, C. (2002) “Azgelişmişlik Perspektifinden Küreselleşme” Doğu Batı, 18, s.141-151.

Uzun, T, Cenova Günlüğü Küresel Direniş: Antikapitalizm ve Savaş, Stüdyo İmge yayınları, İstanbul,
2001.

Wallac, L. ve M. Sforza, DTÖ:Kimin Ticaret Örgütü, Metis Yayınlan, İstanbul, 2002.
Wallerstein, I., “Sisteme Karşı Yeni Ayaklanmalar”, New Left Rewiew Türkiye Seçkisi, Everest yayınları,
İstanbul, 2003.

Wood E.M., “Mutsuz Aileler: Küresel Kapitalizm ve Ulus-Devlet” Der:Petras, J. 2000’li Yıllara Girerken
Kapitalizm, Kaynak yayınları, İstanbul, 2000.