Ana Sayfa Yazılar YADİGAR ÖZEN YAZDI: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ DEĞİL MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM YAŞATIR

YADİGAR ÖZEN YAZDI: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ DEĞİL MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM YAŞATIR

619

Yadigar Özen/Öncü Gençlik Genel Başkanvekili

İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi, 2011 yılında İstanbul’da imzalandı. Sözleşme 2014 yılında yürürlüğe girdi. Rusya ve Azerbaycan sözleşmeyi imzalamadı. İngiltere, Çek Cumhuriyeti, Ermenistan, Letonya, Bulgaristan, Macaristan, Slovakya, Moldova, Ukrayna, Litvanya ve Lihtenştayn dahil 11 ülke ise Avrupa Konseyine üye olmalarına rağmen Sözleşmeyi onaylamadılar. Polonya Adalet Bakanı bu hafta yaptığı açıklamada, tarafı oldukları Sözleşme’den çekilme sürecini başlattıklarını söyledi.

Son günlerde tartıştığımız İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili yazılar şu cümlelerle başlıyor; ‘bir kadın olarak söyleyebilirim ki’, ‘bir hukukçu olarak değerlendiriyorum’, ‘sözleşmeden sonra sıra 6284’e gelecek’, ‘Sözleşme kadını yaşatır’ hatta sonra, ‘Sözleşmeye karşı olanlar kadına düşmandır’… diye devam ediyor. Öncelikle ‘neden şimdi tartışılıyor’ sorularının da sıkça duyulduğu konumuzun bugüne kadar incelenmesinin üzerinden atladığımız için özeleştiri veriyoruz.

DEVLETSİZ KADIN KURTULUR MU?

Sözleşmeye dair fikir belirtme mevzisi ne bir kadın ne de bir hukukçu olmaktan geçiyor. Kadına yönelik cinayetin ve şiddetin temeli ‘kadın’ olmakta yatmadığı gibi çözümünün de sadece cezayla sağlanamayacağını hem toplumu dönüştürme iddiamızda hem de fiili olarak karşılaştığımız örneklerde görebiliyoruz. Tamamını okuyan birisi olarak diyorum ki İstanbul Sözleşmesi kadını yaşatmıyor. Bunu açıkça söylemek bizi kadın düşmanı yapmaz. Aksine kadınlarımızın çığlığına kulaklarımızı kapatmamış oluruz.

Her kadın ölümünde canımız yanıyor. Sesini duymadığımız evlerin içinde kadınlarımız şiddete uğruyor. Pınar Gültekin’le boğuluyoruz, Emine Bulut’la nefesimiz kesiliyor, Hatice Çelik’in başında ağlayan oğluyla diz çöküyoruz. Failleri ağırlaştırılmış müebbet alıyor. Yeni bir kaybın önüne geçebiliyor muyuz? Sözleşme hangi nefesimizin kesilmesine engel oluyor?

Dört sene önce İstanbul İstiklal Caddesi’nde Suriyeli bir kız çocuğu şarkı söyleyerek dileniyordu. Etrafında, ellerindeki telefonla gülerek çocuğu kayda alan Suriyeli insanları gördüğümde dünya yansın istemiştim. Bu manzara; İstanbul Sözleşmesi’ne imza attığımız aynı yıllardaki yanlış Suriye politikamız yüzünden oluşmuştu. Suriye’ye yapılan emperyalist müdahalenin karşısında doğrudan durmuştuk. Eğer yazılana baksaydık insan hakları ve demokrasi için Suriye’ye müdahale oldu da diyebilirdik ama demedik, mücadelemizin içinde kader birliği yaptık. Peki şimdi Sözleşme’nin içinde ‘kadın hakları’ geçince neden gerçek amacına gözlerimizi kapatıyoruz? Bazı çevrecelerce ‘kadın düşmanı’ ilan edilmek kendi devletimize gözetlemeci getirmekten daha mı ağır geliyor? O zaman ne için mücadele ettiğimizi tekrar sorgulamamız lazım.

BAĞCIYI DÖVEN SÖZLEŞME

Sözleşme 81 maddeden oluşmaktadır. İsteyen herkes internetten rahatlıkla ulaşıp inceleyebilir. Sözleşmede; kadın hareketini devlet ve erkek düşmanlığıyla milli kimliğinden koparan, çözümsüzlüğün içinde çırpındıran; en sonunda eşcinsel hareketin bayrağında kendi cinsiyetine yabancılaşmayı dayatan incelikli ideolojik serpiştirmeleri rahatlıkla yakalayabilirsiniz. Fakat bunların da dışında, Sözleşme, en baştan kabul edemeyeceğimiz milli egemenlik sorunu taşımaktadır.

Sözleşme maddelerince GREVİO isimli özel bir uzmanlar grubu oluşturulmaktadır. Bu grubun görevi; imzacı olan taraf ülkelerde veri toplamak, araştırma yapmak ve sonuçlarını raporlaştırmaktır. GREVİO ayrıca, kişisel tutuklama veya gözaltından ve kişisel eşyalara el konulmasından muafiyet taşımaktadır. Görev süreleri boyunca topladıkları belgelerin dokunulmazlığı vardır.

Türkiye’nin de üyelerinden birisi olduğu GREVİO’nun 2018 yılında hazırladığı ve internetten yine rahatlıkla ulaşabileceğiniz 131 sayfalık İlk Türkiye Değerlendirme Raporundan sadece bir maddeyi size açacağım.

“2016 yılında darbe teşebbüsü ve akabinde olağanüstü hal ilanından sonra ülkeyi etkisi altına alan krizin, Türkiye’de kadın hakları üzerinde olumsuz etkilerini ortaya koyan raporlar ışığında,…, GREVİO, hükümet kararı ile Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleştirilen askeri operasyonlar ve terörle mücadele operasyonlarında, kadınların taciz, cinsel şiddet ve tehditlere maruz kaldıkları ve tecavüz edilmiş ve/veya öldürülmüş çıplak kadın fotoğraflarının, emniyet güçleri tarafından sosyal medyada korkutma amacıyla paylaşıldığını iddia eden ürkütücü raporlara atıfta bulunur.” (Rapor Mad. 24)

Buraya koyduğumuz bir maddesinde bile Türkiye’nin FETÖ’ye karşı operasyonlarını zan altında bırakmakta ve PKK’ya karşı başlattığımız Hendek Operasyonları’nda devletimizi tecavüzcü olarak ilan etmektedir. Peki biz hala bu sözleşmeyle hangi kadınımızı koruyacağımızı iddia edebiliriz? Açıkça ulusal haklarımıza saldıran bir Sözleşme Raporu hangi kadınımıza özgürlük getirir?

EMPERYALİZMLE MÜCADELE BÜTÜN SÖZLEŞMELERİN ÜSTÜNDEDİR

Türkiye’nin baş çelişkisi emperyalizmle mücadele ve bütün mevziler hala bu yasaya göre belirlenmektedir. Bugün Almanya PKK’ya en fazla mali yardımı yapan ülkelerden birisidir. Fransa’yla Doğu Akdeniz’de örtülü savaş halindeyiz. Ülkemiz bütün cephelerinde savaş halindedir ve hiçbir ülkenin denetçisini dokunulmazlık hakkıyla sınırları içinde dolaştıramaz. Türk kadının kaderi hala Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de ve bütün mazlumlar dünyasında, toprağı ve bağımsızlığı için savaşan kadınlarla birdir. Emperyalizme karşı kesin zafer kazanılmadığı sürece de baş çelişkisine göre mücadele mevziisi belirlemek zorundadır.

Kızılderili kabilelerinde cinsiyetlere görece eşitlikçi bir yapı vardı fakat karşılaştıkları soykırım politikasıyla yok edildiler. Bugün kadının kurtuluşu için medet umulan batının tarihi de bugünü de milletleri sömürmek üzerine kuruludur. Burada yaralarımızdan birisi olan kadın sorunumuzu sömürge araçlarından birisi olarak kullanmaya çalışmaktadırlar. Bu zehri yutmayacağız.

KANUNLARIMIZ KIRMIZI ÇİZGİMİZ

Sözleşmeye dair yapılan tartışmalarda da konu egemenlik haklarımız üzerinden dile getirildiği zaman çaresiz bir kafa karışıklığı başlıyor. ‘İstanbul Sözleşmesi kadını yaşatır ve korur’ diye ifade edenler güvenlik sorunu eleştirisine karşı, hiçbir devletin Türkiye’yi denetleme yetkisi olmadığını ve yaptırım uygulayamayacağını ifade ediyorlar. O halde bu sözleşme nasıl kadını koruyabilmektedir? Ne işe yarar?

Türk kadınını sözleşme değil yasalar korur. Türk Medeni Kanunu ve 6284 nolu Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kadınımızın güvencesidir. Bu iki kanun kırmızı çizgimizdir ve dokunulmazdır. En iyi şekilde uygulanmasını sağlayacağız.

Yasalarımız kadınlarımızın anlık yaşadığı sorunlara çözüm üretebilmekte ve haklarını koruyabilmektedir. Fakat bizlerin üzerindeki sorumluluk artık başımıza gelen olaylara karşı ceza takibinden çok daha fazlasıdır. Kadın ve erkeğin eşitleneceği bir geleceği oluşturmak görevimizdir.

Kadının eşit yaşam haklarına kavuşma serüvenini önümüze dayatılan dar bir alandan bakamayız. Türkiye’ye geniş bir çerçeveden bakarak öncelikler saptamak zorundayız. Adaletsizliğin en derinleştiği yerler bize asıl çözümleri gösterir. 2010 yılında, Diyarbakır Arslaoğlu Köyü’nde okul onarım çalışmasını üstlenmiştik. Köyde tanıştığım birçok kişiyi hala hatırlarım ama henüz bizlerle yaşıt olan Elvan iz bırakmıştı. Elvan 17 yaşında Mardin’den gelin getirilmişti. Biz oradayken 5 yıllık evliydi ve eşi senelerdir İzmir’e çalışmak için gidiyordu. O da evde oturmuş sadece hasretle yol gözlediğini söylerdi. Şimdi burada Elvan’ın 17 yaşında erken evlilik yapmasına takılabilirsiniz ama benim hatıramda, ekmek parası için ailesine özlemle kilometrelerce uzağa giden bir adam ve evde onu hiçbir iş yapamadan öylece bekleyen kadın olarak kalmıştı. Bir kez daha adaletsizlik insanı biliyordu. Oralara iş alanları kursak, kendi topraklarında üretseler, kadın – erkek çalışabilse; eğitim seferberliği daha fazla ihtiyaç haline gelirdi. Acaba hala erken evliliklerden ve kadınlarımıza şiddetten bahseder miydik? Bu seferberliğe bütün Türkiye’yi kattığımızda değişen tablo nasıl olurdu? Yarım kalan milli demokratik devrimimizi tamamlamak kadınımızı da özgürlüğüne kavuşturacak en biricik çözüm olarak bizi bekliyor. Batıdan dayatılan gündemlere değil esas görevlerimize dört elle sarılacağız.

oncugenclik.org.tr, 28.07.2020