Ana Sayfa Yazılar KONTRGERİLLA İLE SON HESAPLAŞMAYA DOĞRU

KONTRGERİLLA İLE SON HESAPLAŞMAYA DOĞRU

2

Vatan Partisi Öncü Gençlik Ankara İl Yöneticisi Can Polat Günbey yazdı

Sakarya Meydan Muharebesi, son büyük meydan muharebesi olarak kabul edilir. Bu tarihten sonra savaş teknolojisinin gelişmesi ve topyekûn savaş konsepti ile meydan muharebeleri, milletlerin kaderini tayin etmedeki belirleyici rolünü kaybetmiştir. Özellikle 1945 ile birlikte Sovyetler Birliği ve ABD arasında nükleer “dehşet dengesinin” kurulması sonucunda, milletlerin kaderini tayin eden savaş konsepti “asimetrik savaş/gerilla harbi” ve “psikolojik savaş” olmuştur. Asimetrik savaş konseptinin hâkim hâle gelmesi Soğuk Savaş dönemine denk geldiği için kaçınılmaz olarak yoğun bir ideolojik mücadele şeklinde cereyan etmiştir.

Soğuk Savaş ile iki süper devlet arasındaki kamplaşma, tarafların kendi istihbarat örgütlerini birer hegemonya aracı olarak kullanmaya yöneltti. Özellikle “kızıl tehdit”e karşı konvansiyonel silah sistemleri ile kurulan NATO, kendisi için hızlıca asimetrik/düzenli olmayan bir savaş aygıtı yarattı. 1990 kışında İtalya’da deşifre olan bu savaş aygıtının adı Gladio’ydu. Gladio Araştırma Komitesi Başkanı Roger Lallemand, örgütün Belçika’daki NATO karargâhından yönetildiğini söylüyor ve aynı komitenin üyesi Serge Moureaux ile birlikte örgütün Türkiye’deki uzantısının Kontrgerilla olduğunu tespit ettiklerini söylüyor.*

Kontrgerillanın Sahneye İlk Çıkışı

68 Gençliği’nin ordu-millet birlikteliğini savunarak büyük antiemperyalist mücadelesini başlatması ile zirvesine çıkan devrimci yükseliş, NATO yetiştirmesi bir cuntanın 12 Mart 1971’de yönetime el koyması ile tersine döndürülmek istenmiş ve ilk defa kontrgerilla o zaman sahneye sürülmüştü.

Ziverbey Köşkü, nice kişinin işkence gördüğü, intihar ettiği, tecavüze uğradığı ve onlarca yıl devrimcilerin gönlünde bir yara olarak yer eden, en başta da öncü parti olan Vatan Partisi kadrolarının sınandığı bir işkencehane konumundaydı.** O derece ki İlhan Selçuk, ifadesini verirken kelimelerin baş harflerine “Ziverbey Köşkü’ndeyim. Gözlerim bağlı. İşkence altındayım.” akrostişini gizlemişti. Aynı zamanda Türk devrimcileri, “Kontrgerilla” adını ilk defa orada duydular.** Onlarca farklı örgütten ve farklı yerlerden gelen devrimciler koordine bir şekilde yalan söyleyemeyeceklerine göre Kontrgerilla adında bir örgüt devredeydi ve işkencehanelerde kendisini devrimcilere deşifre etmişti.

İşkenceciler ve Enternasyonalist Dayanışma

Küresel emperyalizme göbekten bağlı olan Kontrgerillanın enternasyonal karakterine dair ilginç bir anekdot var. Bir gün 12 Mart’ın işkenceci subaylarından biri kara kaplı bir kitabı eline alır ve “Siz benim bu taktikleri kafamdan uydurduğumu mu zannediyorsunuz? Kafamdan uydurmuyorum, bu elimdeki Japon jandarma sorgulama talimatnamesi.” der.*** İşte bu işkence uzmanı Kontrgerilla elemanlarının başında, “Burada anayasa, babayasa yok, burası Kontrgerilla.” sözleriyle tanınan Memduh Ünlütürk,*** Hiram Abas, Eyüp Özalkuş, Mehmet Eymür ve Necdet Küçüktaşkıner vardır. Kontrgerillayı anlamak için önce işkencecilerimizi tanıyalım.

Gelenekten Geleceğe Mehmet Eymür ve Hiram Abas!

MİT, uzun bir süre boyunca elemanlarını usta-çırak ilişkisi ile yetiştirdi. Mehmet Eymür ve Hiram Abas’ın hocası, başka bir deyişle ustaları, Fuat Doğu’dur. Fuat Doğu, bir sivil ekol oluşturma vizyonu ile MİT’e yaklaşıyordu ve Mehmet Eymür, İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okurken Fuat Doğu’nun radarına girdi. Aslında Eymür’ün babası Mazhar Eymür de eski bir MAH (Millî Emniyet) mensubuydu. Fuat Doğu, bizzat Mehmet Eymür’ü ve sonradan Eymür’ün en yakın yol arkadaşı olacak Hiram Abas’ı teşkilata kazandırarak bu sivil ekolün omurgasını oluşturdu.****

Fuat Doğu’nun da elinde büyüdüğü bir ustası vardı: Reinhard Gehlen. Reinhard Gehlen, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi ordusunun “Yabancı Ordular Doğu” adlı askerî istihbarat biriminin başındaydı. Görevi, Sovyetler Birliği, Kızıl Ordu ve komünist hareketler hakkında bilgi toplamaktı. Dolayısıyla Nazi Almanyası’nın Sovyetler’e karşı yürüttüğü amansız savaşın ve casusluk ağının doğrudan beyin takımında olan azılı bir Nazi’ydi.**** Almanlar savaşı kaybedince Amerikalılar tarafından işe alındı ve kendisini NATO’ya adadı. Amerikalıların desteğiyle Soğuk Savaş döneminde kendi teşkilatını kurduğunda, yanına yüzlerce eski Gestapo, SS ve SD (Nazi Güvenlik Servisi) üyesini topladı. Aralarında Yahudi Soykırımı’nın mimarlarından Adolf Eichmann’ın yardımcıları ve “Lyon Kasabı” olarak bilinen tescilli Nazi savaş suçlusu Klaus Barbie gibi isimler de vardı. Gehlen, bu azılı Nazileri komünizmle mücadele ettikleri gerekçesiyle hem korudu hem de yeni kurulan Alman dış istihbarat teşkilatı BND’nin omurgasını oluşturdu.****

Fuat Doğu, MİT’in başında olduğu dönemlerde Gehlen’i sık sık ziyaret etmiş, onun tecrübelerinden faydalanmıştır. Bu yakın temas sayesinde Alman dış istihbarat teşkilatı BND, MİT’e teknik donanım ve eğitim yardımlarında bulunmuştu. Kamuoyu ise Fuat Doğu’yu daha çok “Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIA’nın şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, beni Sinop’a götür dese onu oraya götürmekle memurum.” sözlerinden bilir.*****

Fuat Doğu, Gehlen’den öğrendiği istihbarat metodolojisini kendisinden sonra gelen Hiram Abas, Mehmet Eymür, Nuri Gündeş ve Emre Taner gibi MİT’in kritik kadrolarına aktararak Türkiye’de bir istihbarat kuşağı yetiştirdi.

Şafak Baskını ve Necdet Küçüktaşkıner

O dönem Aydınlıkçılar Şafak dergisini çıkartmaktaydılar. 12 Mart cuntasının en sert operasyonu ise Şafak dergisinin İstanbul grubuna yapılmıştı. İstanbul grubunun lideri ve Aydınlıkçıların önde gelen isimlerinden olan Ferit İlsever, gözleri bağlı bir şekilde götürüldükleri depoda “Burası kontrgerilla, buradan çıkış yok.” diye seslenen*** ve MİT sorgulama timinin başında bulunan kişinin Necdet Küçüktaşkıner olduğunu tespit ettiklerini Kontrgerilla 3 kitabında söylüyor.

Kontrgerillaya En Ağır Darbe

Aydınlıkçı bir avukatın kendisine işkence yapan kişilerden birini tesadüf eseri baroda bir avukat olarak görmesi sonucu başlayan araştırma ile bu kişinin Necdet Küçüktaşkıner olduğu, MİT mensubu ve sorgulama timinin başındaki kişi iken 1973 yılında ayrılıp baroda avukat olarak çalışmaya başladığı ortaya çıktı.*** Bunun üzerine Aydınlık bu mesele üzerine derinleşti ve bir yıl süren disiplinli bir çalışmanın sonucunda Aydınlık gazetesinde kontrgerilla dizisini başlattı.******

MİT Müsteşarı Hiram Abas’ın daha sonra “Aydınlıkçılar bize iki kez darbe indirdi.” derken kastettiği birinci darbe, Aydınlık’ın bu kontrgerilla kampanyasıydı. Çok önemli gerçekler ortaya çıkartmıştı Aydınlık gazetesi. Devlet içerisinde ama devlete bağlı olmayan bir kurum, yani Özel Harp Dairesi, kontrgerillanın asıl merkeziydi.****** 1977 Kanlı 1 Mayıs tertibinden sonra Ecevit’in ima yoluyla bahsettiği bu örgüt, aslında Necdet Küçüktaşkıner’in yönettiği Şafak baskınından beri Aydınlık’ın başat gündemiydi.

1968-1971 tarihleri arasında kontrgerillanın diğer adı olan Özel Harp Dairesi, Vietnam Savaşı’nda rol alacak olan ABD komandolarının eğitim yeriydi. Daha o zamanda karşı gerilla taktiklerini öğretiyor ve Vietnam Savaşı’na hazırlanıyorlardı.  CIA ajanlarına Özel Harp Dairesi’nde Sovyet tehdidine karşı sabotaj eğitimi verilmekteydi.******

Özel Harp Dairesi’nin tek görevinin, eğer ülke işgal edilirse asimetrik savaş vermek olduğunu, işgal edilmediği sürece yurt içinde bir faaliyetinin olmayacağını söyleyenlere karşı Aydınlık muhabiri çok kritik bir soru yöneltmektedir:

“Özel Harp Dairesi’nin görevi, yurt işgal edilirse yeraltı faaliyetleri, psikolojik savaş gibi çalışmalarda bulunmak. 70’li yıllarda Millî Güvenlik Kurulu dış tehdit ve iç tehdit saptaması yaparken, Sovyetler Birliği ve komünizmi tehdit olarak değerlendiriyordu. O hâlde ÖHD, 70’li yıllarda oturup komünistlerin işgalini mi bekleyecektiniz? Yoksa işgal etmesini önlemek için şimdiden birtakım illegal faaliyetlerde bulunup devrimcilerin güçlenmesini mi önleyecektiniz?”***

Bu soru, Özel Harp Dairesi’nin 1970’ten itibaren neden sabotaj ve komplolara başlaması gerektiğini açık bir şekilde temellendiriyor. Hem sağ hem sol maceracı ve aşırılıkçı eğilimler, Özel Harp Dairesi ajanlarının yuvalanacağı ve sızacağı boşluklar yaratıyordu. Daha 1971’de Hikmet Kıvılcımlı, silahlı eylemi “gönüllü CIA ajanlığı” olarak sert bir dille reddetmişti.

Maceracı sol eğilimlerin Özel Harp Dairesi’nin kontrgerilla elemanlarına nasıl bir hareket alanı sağladığına ve devrimci hareket içerisinde nasıl bir zaaf oluşturduklarına en güzel örnek Turgut Bulut örneği olabilir. Turgut Bulut, iki devrimci İlhan Emre ve Mehmet Özpolat’ı ihbar ettiğini bizzat Aydınlık’a anlatıyordu. Ajan ve ihbarcı olduğuna dair bu net demecinden ve Aydınlıkçıların bu kişiye dair uyarılarından sonra bile sahte sol çevreler bu kişi ile ilişkilerine devam etmiş, o derece ki şahıs, Halkın Kurtuluşu grubunun yayınevi olan Komün Yayınevi’nin başına geçti.***

Bu kişinin Gaziantep’teki ihbarı, kontrgerillanın klasik taktiklerini sergilediği bir olaydı. İhbar sonucu iki kişiye yapılan operasyon, sanki anarşi yükseliyormuş gibi bir izlenim verilerek büyük bir gürültü ile yürütüldü. Bu izlenimi vermek kontrgerillanın işine geliyordu. Sanki Gaziantep anarşistler tarafından işgal edilmiş, ihtilal denen olay gerçekleşiyormuş gibiydi.

Kontrgerilla en has elemanlarını ise sağ radikalizmden devşiriyordu. 2000’e Doğru dergisinin Özel Harp Dairesi’nde görev yapan emekli Binbaşı Bahadır Özel’e sorduğu “Özel Harp Dairesi’ne nasıl alındınız?” sorusuna şu cevabı veriyordu:

“Araştırılıp, belli normlara uygunluğumuz öğrenilince bizi ÖHD’ye aldılar. Alınmadan önce takip ediliyorsunuz; dürüstlük, milliyetçilik, vatanseverlik gibi değerlere sahip olmanız gerekiyor.”***

Buradaki milliyetçilik herhâlde Atatürk’ün devrimci milliyetçiliği değil, Nazi subayı Gehlen’in emperyalist milliyetçiliği olsa gerek diye düşünüyoruz.

Necdet Küçüktaşkıner’in İşkenceciliğini İtirafı

Kamuoyunun dikkati ve devrimcilerin öfkesinin Necdet Küçüktaşkıner’in üzerine çekildiği bir dönemde Necdet Küçüktaşkıner’in bürosuna Ferit İlsever röportaj yapmak için gider. İkisi de birbirini çok yakından tanırlar. Röportajın devamını 19 Temmuz 1978 tarihli Aydınlık’tan olduğu gibi aktaralım:

“Ben o sırada emniyette değil MİT’te görev alıyordum.
-…
Avukat Küçüktaşkıner, 1972 yılında beraber yakalandığımız ve aynı işkenceleri gören gazetemizin Yazı İşleri Müdürü Aydoğan Büyüközden’den söz ediyor:
-Hakikaten çok takdir ediyorduk. Mesela Aydoğan. Adam mühendis olmuş. Fakat fabrikada işçi olarak çalışıyor. Yakalandığında fabrikada işçiydi. Gerçekten büyük feragat.

Necdet Küçüktaşkıner’in MİT sorgulama ekibinde görevli olduğunu kardeşi Faik de biliyormuş. Bunu da bizzat Necdet’in kendisi belirtiyor.

-Geçenlerde Aydınlık’ın yayınlanacağını duyduğumda, kardeşim Faik’e de sizden bahsettim. Sizin sorgunuzu benim yaptığımı söyledim.

Avukat Necdet ile konuşmamızı burada kesiyoruz. Öğreneceğimiz şeyi öğrendik. Bizzat kendisi bir MİT mensubu ve işkenceci olduğunu itiraf etti.”******

Yani hem MİT’te çalıştığını söylüyor hem sorgulamalarda yer aldığından, hatta sorgulama esnasındaki bazı anılarından bile bahsediyor. Tabii, sorgulama dediğimiz şeyin içeriğinden kamuoyu gayet haberdar olduğu için Necdet Küçüktaşkıner mensubu olduğu barodan atılıyor.

Kontrgerilla Tertiplerinin Zirvesi: 77 Mayıs’ı

Kontrgerilla yıllardır Vietnam’dan İtalya’ya kadar staj yapıyordu ve Türkiye’de en güzel meyvelerini vermeliydi. Klasik bir CIA darbesinin önünü açacak provokasyonlara imza atmalıydı.

1980 darbesine giden süreç, kontrgerillanın provokasyonlarıyla adım adım döşendi fakat emekçi kesimleri birbirine düşürmeye yönelik en büyük provokasyon 1977 1 Mayıs’ındaki provokasyondu. 1 Mayıs’a giden süreçte irili ufaklı birçok trajedi yaşanmış, özellikle sahte solun içerisinde fraksiyonlar arasında kanlı hesaplaşmalar kamuoyunda yer ederek hem halkta sol birleşemiyor imajı yaratılmak istenmiş hem de devrimciler yılgınlığa sürüklenmişti.

1977 1 Mayıs’ı, Halkın Yolu, Halkın Birliği ve Halkın Kurtuluşu’nun oluşturduğu 3’lü blok ile Kemal Türkler’in başında bulunduğu DİSK arasında gerilimin merkezi hâline gelecek gibi görünüyordu. Taraflardan biri kendisini Sovyet harçlıklarına bağlamış revizyonist sahte TKP önderliğine bağlamışken, diğeri Maoculuk adı altında sol içi şiddetin en çirkin örneklerini sergileyen maceracı eğilimlere teslim etmişti.

Denebilir ki bu iki grubun 1 Mayıs’ta birbirine düşmeleri kaçınılmazdı*** ve tam bu noktada Aydınlıkçılar doğru eylem çizgisine işaret ederek provokasyona gelmeme çağrısı yaptı. Aydınlık’ın önerisi çok netti: 1 Mayıs alanlarına kendi flamalarımız ile çıkmayalım, mitinge bireysel olarak katılalım. Önerisinde samimiyetini göstermek için de bizzat kendileri flamasız ve bireysel şekilde mitinge katılım sağladılar.

Aydınlık’ın önerilerini dinlemeyen oportünist 3’lü blok, bırakın flamalarını bırakmayı, ellerindeki silahları dahi bırakmadan alana geldiler.******* DİSK yöneticisi Kemal Türkler ise bu kişileri adeta “1 Mayıs benim tekelimdedir” dercesine arka sıralara hapsedip mitingin kenarında tutmaya çalışıyordu.

Ortam barut fıçısı olmasına rağmen aslında iki taraf da 1 Mayıs’ın şanını lekelemek istemiyordu. Zaten Aydınlık’ın endişesi de 3’lü blok veya DİSK’e dair bir güvensizliğe değil, kontrgerilla kışkırtmalarına dayanıyordu. Dönemin DİSK Başkanı Kemal Türkler’in konuşmasının son anlarında çevredeki bazı binalardan ve Sular İdaresi üzerinden kalabalığın üzerine ateş açılmıştı.* Açılan ateş ve sonrasında yaşanan panik anlarında meydana gelen izdihamda, çoğunlukla ezilme veya boğulma nedeniyle ve bir kısmı da kurşun yarasıyla 34 kişi yaşamını yitirmişti.

Türk solunun hafızasına koca bir kara leke olarak kazınan bu kaza, kontrgerillanın en başarılı tertiplerinden biri olarak tarihe geçti ve 1980 darbesinin taşlarını döşedi.

1 Mayıs ve Taşkıner’e Ödenen Gizemli 8.049.000 TL***

Aydınlık gazetesi, 1 Mayıs 1977’deki Kanlı Taksim Olayı’ndan tam 15 gün önce Necdet Küçüktaşkıner’in hesabına Emekli Sandığı üzerinden 8.049.041 lira yatırıldığını gösteren bir belgeyi manşetine taşıdı. Aydınlık grubu, devletin resmî kurumu aracılığıyla yapılan bu yüklü para transferinin sıradan bir emeklilik ya da avukatlık ödemesi olamayacağını; bu meblağın 1 Mayıs provokasyonunu organize etmesi için kontrgerilla tarafından verilmiş bir “tertip bütçesi” olduğunu ileri sürmüştür.

Küçüktaşkıner ise bu parayı almadığını, MİT’ten 73 yılında ayrıldığını ve 1 Mayıs 1977 olaylarıyla bağı olmadığını resmî tutanaklarda savunmuştu. Fakat MİT tarafından yapılan açıklama ile Emekli Sandığı’nın yaptığı açıklamaların tutarsız olması bir yana,* hangi açıklamayı esas alırsak alalım Küçüktaşkıner’i aklayacak bir veriye ulaşılamıyordu.

Emekli Sandığı’nın yaptığı açıklamada bunun 21 MİT personeline ödenen toplam para olduğu söylendi ve bu 21 MİT personelinin isimlerinin ve aldıkları paranın tek tek yazdığı bir belge ortaya atıldı. Fakat bu 21 isim arasında Necdet Küçüktaşkıner’in ismi olmadığı gibi hepsinin aldığı parayı toplayınca 42 bin TL ediyor ve hâlâ 8 milyonluk paranın hesabı verilemiyordu.***

Daha sonra MİT’in yaptığı açıklamada bu 8 milyonun Küçüktaşkıner’e MİT’te görev aldığı yıllar boyunca verilen toplam para olduğu yazıyordu. Fakat sorun şuydu: MİT açıklamasında Taşkıner’in 77 yılına kadar çalıştığını ve ücret aldığını söylüyor.*** Bu da söz konusu kişinin 1973’te MİT’ten emekli olmadığını, MİT’e hizmete Kanlı 1 Mayıs hadisesine kadar devam ettiğini gösterir.

Dolayısıyla hangi açıklamayı kabul edersek edelim veya hiçbirini kabul etmeyelim, 1 Mayıs 1977 yılındaki katliamdan 15 gün önce kasadan çıkan ve Necdet Küçüktaşkıner’e ulaşan 8 milyon TL, katliamın sorumlusu olarak şüphe bulutlarını Küçüktaşkıner’e yöneltiyor. Sonuç olarak söz konusu kişi, 1 Mayıs katliamının baş sorumlusu olarak kamuoyuna mal oldu ve halkın vicdanında reddedildi. Bundan sonraki hayatını sokağa bile çıkamayacak kadar halktan korkan bir insan olarak yaşadı.

Aydınlık’ın Rolü

1972 yılında kontrgerilla ile ilk tanışma, işkencehanelerde Aydınlıkçılar ile gerçekleşti. Bu karşılaşmadan itibaren bu örgüt, Aydınlık’ın birincil mevzusu oldu ve 74 affı ile hapishanelerden çıkan kadrolar dinlenmeksizin kontrgerillanın peşine düştü.

Hiram Abas’ın da itiraf ettiği gibi Aydınlık iki defa kendilerine darbe indirmişti. Aydınlık’taki kontrgerilla ifşaatları örgütü deşifre etti ve halk önünde yargıladı. Hiram Abas’ın kastettiği ikinci darbe ise 80’li yıllarda Mehmet Eymür’ün, Turgut Özal’ın talimatıyla hazırladığı MİT Raporu’nu teşhir ederek başlattığı yayındı.

Daha sonra Özel Harp Dairesi’nin dağıtılması ile birlikte kontrgerilla, devlet içerisindeki örgütlenmesinde mevzi kaybetti ve örgütlenmesini 90’lı yıllarda Emniyet Teşkilatı üzerine yoğunlaştırdı.**** O zamanlar emniyet tamamıyla tarikat örgütlenmelerine teslim edilmişti. 10 Ocak 1999 tarihli Aydınlık manşeti, Emniyet Genel Müdürlüğü Personel Dairesi’nin yüzde 95’inin Fethullah Cemaatine mensup olduğunu söylüyordu. İşte kontrgerillanın tarikat ve cemaatler ile organik olarak birleşmesi bu yıllarda gerçekleşti.

Bilgi ve belge akışının sürekli Aydınlık’a doğru akması tesadüf değildi, haklı bir nedeni vardı: “Kontrgerillaya karşı en amansız, tavizsiz ve tutarlı mücadeleyi” Aydınlık kadroları vermekteydi. Belgeler Aydınlık’a değil de kontrgerillanın ajan provokatör gazetelerine gidecek değildi.

Aydınlık ve Vatan Partisi, her zaman kontrgerilla ve ABD’nin savaş aparatlarına tam cepheden mevzilenmeyi bilmiş, öncü rolünü hatasız oynamıştı. Vatan Partisi, 1996 Kasım ayında toplanan Genel Kongresi’nde “Cumhuriyet Devrimi Kanunları uygulansın” kararı aldı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 28 Şubat 1997 tarihinde Millî Güvenlik Kurulu’nda aldığı karar, Cumhuriyet Devrimi Kanunlarını uygulamak içindi.

Vatan Partisi, 1 Temmuz 2016’da açıkladığı Teröre Kesin Çözüm Programı’nın 1. maddesinde “ABD’nin Türkiye’de Bölücü Teröre teslim olacak bir hükümet kurma planına karşı en geniş cepheyi oluşturmak” ifadesini kullanmıştı. Vatan Partisi darbe girişimini 14 gün önceden görmüş ve devlet-millet birliği ile engellenebileceğini tespit ederek mücadele programına yazmıştı.

Yine Vatan Partisi, 1 Temmuz 2016’da, yani FETÖ darbe girişiminden önce açıkladığı Teröre Kesin Çözüm Programı’nın 1. maddesinde “ABD’nin Türkiye’de Bölücü Teröre teslim olacak bir hükümet kurma planına karşı en geniş cepheyi oluşturmak” ifadesini kullanmıştı. Vatan Partisi darbe girişimini 14 gün önceden görmüş ve devlet-millet birliği ile engellenebileceğini tespit ederek mücadele programına yazmıştı.

Doğru hatta tutarlı ilerleyişi, Aydınlık’a yönelen belge akışının gerçek nedeniydi. FETÖ’nün Oda TV kumpas davası ile hedefe aldığı Kaşif Kozinoğlu, elinde FETÖ’nün Asya’daki okullarını ABD istihbaratı ile örgütleyişine ve buradan yetiştirdiği istihbarat elemanları ile Türk devleti içinde nasıl kadrolaştığına dair yüzlerce sayfalık bilgi ve belgeyi, FETÖ parmağı olan şüpheli ölümünden önce başka bir yere değil de Perinçek’e vermesi asla bir tesadüf değildi; çünkü Perinçek de onun gibi FETÖ Gladiosunun zindanlarında yatıyordu.

Gelen bilgiler, Kaynak Yayınları tarafından “Kaşif Kozinoğlu’nun Mezara Götürmediği Sırlar” başlığıyla kitaplaştırıldı.

Karşı Taraf Boş Durmuyor

Yukarıda bahsettiğimiz kontrgerillanın emniyet içinde yuvalanması ve orada tarikat ve cemaat yapısı ile bütünleştiği süreç, son hâline FETÖ Gladiosu olarak ulaştı ve Ziverbey Köşkü’nün işkencecileri bunu göremese de Vatan Partisi, kontrgerillanın son hâli olan FETÖ Gladiosunun Silivri zindanını 2014’te yüz binler olarak kuşattı ve barikatları yıktı.

Özellikle 2016 15 Temmuz’undaki FETÖ darbe girişiminin yine Vatan Partisi’nin öncü müdahaleleri ile boşa çıkarılmasından beri Türkiye, FETÖ Gladiosunu tasfiye etmiş, Millî Demokratik Devrim sürecini ilerletme hattına girmiştir. Tabii, düşmanın psikolojik harbi azalmamış, artarak ve amansız bir şekilde devam etmiştir.

1972 yılında Aydınlıkçıların Hilary Sumner Boyd’un evinde yakalandıklarına dair iddia da bu amansız psikolojik harp koşulları altında, Kaşif Kozinoğlu’nun kitabında FETÖ’den maaş alır diye bahsettiği Mehmet Eymür tarafından 2010 tarihinde imal edildi. Buna dair Ferit İlsever, Teori Dergisi internet sitesinde şunu söylemektedir:

“2012 yılında Eymür, benim Hillary Summer Boyd’a ziyarete gittiğimi ve bu evde yakalandığımı yazdı. Tamamen yalan. Ben bu evde yakalanmadım ve adı geçen profesörü Eymür yazana kadar ne biliyorduk ne de tanıyorduk. İngiliz hoca İngiliz istihbaratıyla birlikte çalışırmış. Ben ve Partim de ilişkimiz dolayısıyla bu çalışmanın içindeymişiz. 1972’de bana ve partimize düzenlenen operasyonun başında Mehmet Eymür olduğu hâlde, o dönemde ve sonraki yıllarda bu hocayla ilgili hiçbir açıklama, suçlama yok. Yargılandığımız davada da ne hâkimlerin ne savcıların bu konuda hiçbir iddia ve suçlamaları olmadı.

Eymür’ün 2000’li yıllardaki bu suçlamaları Partimizi, yargılandığı Ergenekon Davası’nda karalama amaçlıydı. Tabii, hiçbir işe yaramadığı gibi, partimize 20 bin TL tazminat ödemeye mahkûm edildi.”

Bu, düşmanın psikolojik harbine dair bir örnek. Fakat Gladio’nun 2014’ten beri meydanlarda gücü, 15 Temmuz’dan beri ise elinde silahı kalmamıştır. Muhsin Yazıcıoğlu ve Kaşif Kozinoğlu davalarının raftan indirilmesi, Millî Demokratik Devrimimizi tamamlayacağımız son bir devrimci sıçrayışın eşiğinde olduğumuzu gösterirken ABD Gladio’sunun elinde ucuz psikolojik harp taktiklerinden başka bir şey kalmamıştı.

* Mehmet Ali Birand, 32. Gün arşivi

** İlhan Selçuk, Ziverbey Köşkü

*** Ferit İlsever, Kontrgerilla 3

**** Soner Yalçın, Bay Pipo

***** SETA, 29 Aralık 2016 ‘Bu Nasıl Milli İstihbarat’

****** 10 Temmuz 1978’de başlıyan Aydınlık Resmi Belgelerle Kontrgerilla yazı dizisi

******* DİSK AR Yayınları, DİSK Tarihi 2. Cilt