Ana Sayfa Milli Demokratik Devrim İP 7. Genel Kongre Raporu Millî Hükümet Programı’yla iktidara

İP 7. Genel Kongre Raporu Millî Hükümet Programı’yla iktidara

534

İşçi Partisi 7. Genel Kongre Raporu
Millî Hükümet Programı’yla iktidara

22-23-24 Aralık 2006-Ankara (Suphi Karaman Kongresi)

III
TÜZÜK VE PROGRAMIN DEVRİMCİLEŞMESİ

Devrimler vatan savunmasında oldu

Partimizin teori, program ve siyasetlerine ışık tutan dünya gerçeği şudur: Emperyalizm çağının bütün devrimleri vatan savunmasında oldu. Vatan savunması, devrim düzlemidir. Yalnız millî devrimler çağını açan Kemalist Devrim değil, Sovyet Devrimi ve ardından gelen diğer devrimler de bu gerçeği kanıtlamıştır. Bolşevik Partisi, 1917 yılında Rusya’yı birleştirebilecek tek seçenek olduğu için iktidara gelmiştir. Ve o seçenek yıkılınca, Sovyetler Birliği de dağılmış, ülke parçalanmıştır. Çin Devrimi’nden Vietnam Devrimi’ne kadar, devrimler ülkeleri birleştirmiş, emperyalizmin karşıdevrimleri bölmüştür.

Emperyalizm çağında devrimciliğin tek bir anahtarı vardır: Emperyalizme karşı vatan savunması çizgisinde sağlam durmak ve ilerlemek. Bugün esas sınıf mücadelesi, milletlerarası düzlemdedir. Partimiz, kendi halkıyla ve hayatla birleşebilmek için bu zeminde mevzilenmektedir. Devrim yapan bütün bilimsel sosyalist partiler, vatan savunmasının gereğine uygun teori, program ve siyaset yenileşmelerini gerçekleştirdikleri için bu görevlerini başardılar.

Vatan savunmasının gereğini yerine getiremeyen partiler ise, sosyaldemokratlaştılar, liberalleştiler, giderek emperyalizmin ajanlarına dönüştüler ve kendi halklarına ve sosyalizme de ihanet ettiler. 1960 ve 70’lerde Latin Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde sosyalizm adına ortaya çıkan maceracı örgütlenmeler ve Sovyet sosyal emperyalizmine bağlı sözde “komünist partiler”, milletlerinden ve emekçi sınıflardan kopmuşlardır. Hepsinin en önemli özelliği, Ezilen Dünya gerçeğini anlamamış ve emperyalizme karşı mücadelenin görevlerini yerine getirmek yerine 19. yüzyılın gelişmiş Avrupa ülkelerinden kalan ve artık geçerliğini yitirmiş olan devrim teorilerine saplanmış olmalarıdır.

Bu nedenledir ki, özellikle Latin Amerika’da yaygın görüldüğü gibi, birçok sosyalist ve komünist parti, günümüzde emperyalizme karşı mücadelenin önderliğini sosyalizmden de esinlenen yurtsever ve halkçı partilere terk etmişlerdir.

Devrimci pratiğin belirleyiciliği

Bütün bu tecrübelere baktığımız zaman, öncü partilerin devrimciliğini isimlendirmelerin değil devrimci pratiklerin güvence altına aldığını görüyoruz. Ülkeleri sosyalizme götüren olay, bazı kavramlar ve adlandırmalar değil, fakat devrimci pratiklerdir.

Pratik teoriyi belirler; teori pratiği belirleyemez. Hiçbir teori, hayatı ikna edemez. Ancak hayat, teorilerin inadını kırar ve teoriyi ikna eder. Öyleyse teorimiz ve programımız bizi devrimci pratiklere sokmalıdır.

Nitekim Tüzük ve Programımızdaki yenileştirme, bizi daha ileri pratiklere zorluyor ve Partimizi devrimcileştiriyor. Binlerce öncünün katılımı, Partimizi güçlendirmekte ve daha devrimci pratiklere yöneltmektedir.

Partimiz, içine girdiğimiz vatan savunması döneminin görevlerini yerine getirmek, Türkiye’yi Kemalist Devrim’i tamamlayarak bütünleştirmek ve Asya’dan yükselen çağdaş uygarlığın önder konumlarına ulaştırmak amacıyla 1988 yılında kabul ettiğimiz Tüzük ve Programı yenilemekte ve devrimcileştirmektedir.

Her devrimin temel meselesi, devrimin kuvvetlerini ve araçlarını yaratmaktır. Partimiz, Tüzüğünü yenileyerek ve Millî Hükümet Programı’yla geldiğimiz aşamada devrimin kuvvet ve araçlarını geliştirmektedir. Partimiz, halkın pratiğine önderlik edecek kumanda merkezine yerleşmenin gereklerini yapıyor.

1988 yılında kabul ettiğimiz programın yenilenmesi istemi, sekiz-on yıldır partimizin gündemindedir. Ancak pratiğimizin zorunlu kıldığı ve tecrübelerimizin olgunlaştığı bir noktada bu yenilenmeyi hayata geçireceğimizi belirlemiştik.

2003 yılında gerçekleştirdiğimiz 6. Genel Kongremizin Merkez Komitesi Raporu’nu ve Genel Başkanın açış ve kapanış konuşmalarını incelediğimiz zaman, yenilenme ve devrimcileşmenin daha 2003 yılında Kongre kararıyla kabul edildiğini saptarız. Şimdi o kararı, üç yıllık sınamadan sonra Tüzük ve Program haline getiriyoruz. Böylece teori ve siyaset alanında 1988’den bu yana kazandığımız birikimi, yeniden ve toplu olarak kayda geçmiş oluyoruz.

7. Genel Kurultayımıza sunduğumuz Tüzük ve Millî Hükümet Programı, varolan Tüzük ve Program’ın çizgisinde, hayatın önümüze koyduğu bir devrimcileşme ve yenileşmedir.

Yenileşme ve devrimcileşmenin amaçları bellidir:

1. Türk Devrimi’nin 19. yüzyıldan gelen ve bugün yeniden tarih sahnesinde beliren milliyetçi, halkçı ve sosyalist birikimini vatan savunması görevlerinde ve Kemalist Devrim’i tamamlamak için birleştirmek.
2. Birleşmesi zorunlu olan bu birikimi geçerli ve ortak bir mücadele kılavuzuna kavuşturmak, bilimin insanlığın ve ülkemizin devrim pratiklerinde geliştirilmiş birikimini benimsemek ve gerçeği olgularda aramak.
3. Partimizi, emperyalizme karşı bütün millî sınıflara önderlik edecek bir bileşime kavuşturmak. Partimizin esas dayanağı olan emekçi omurgasını milletin katılımıyla güçlendirmek, böylece öncü karakterimizi günün devrimci ihtiyaçlarına göre sağlamlaştırmak.

Bu üç ihtiyaç, Partimiz önderliği tarafından icat edilmemiştir.

Geldiğimiz noktada milleti birleştirmek, milletin bütün sınıflarını birleştirmek, yakıcı, önemli bir görev haline geldi. Biz bunu cepheler kurarak yapamadık. Güçbirliği çabaları gösterdik olmadı. Hayat bizi birlikte mücadele ettiğimiz öncülerle Partimizde birleşmek gibi bir zorunluluk ve sorumlulukla karşı karşıya bıraktı.

Özelleştirmeye karşı işçi mücadelelerinde, köylü kurultaylarında, Bismil, Diyarbakır ve Erzurum Çat mücadelelerinde, Lozan ve Berlin harekatlarında ve öncüleri birleştirme çalışmalarında bir araya gelen ve başarılar kazanan kuvvet, zaten partimiz ekseninde bir programa, bir örgütlenmeye, bir disipline kavuşturulmuştu. Bir devrim iki karargâh kabul etmez. Bu kuvvetin ayrı partilere dağıtılması veya parti dışında tutulması, Türkiye’ye değil, emperyalizme hizmet edecekti.

Bu tarihsel anda, bu yenileşmeleri yapmazsak, tarihin dışına düşeceğiz ve devrimci özelliklerimizi yitirerek milletimize ve emekçilere yabancılaşacağız. O nedenle Tüzük ve Programdaki yenileşme, Partimizin 40 yıllık mücadelesinin bir verimidir; Türkiye’nin karşılaştığı sorunları çözmeye önderlik etmenin gereğidir; kendi mücadele pratiğimiz içinde deneye sınaya ve başarılarını göre göre ulaştığımız bir sıçramadır.

Partimizin yeni Tüzük ve Millî Hükümet Programı, Türkiye tarihinin en gelişmiş, hayata en uygun, en devrimci programıdır. En gelişmiştir, çünkü en gelişmiş verilere dayanmaktadır. Hayata uygunluk açısından da gelmiş geçmiş en yüksek olgunluk düzeyini yansıtır. En devrimci programıdır; çünkü Partimizi iktidar amacına yaklaştırmakta, Türkiye tarihinin en ileri pratiklerine yöneltmektedir.

Programın kamucu ve emekçi karakteri

Tüzük ve Programımızın emperyalizme karşı bağımsızlığı amaçlaması, kamu mülkiyetinin öncü rolünü saptaması, hizmet ve bölüşümde halkçı olması, emekçi karakterini belirlemektedir. Üretimin amacı, özel çıkar değil, toplumun çıkarıdır. Milletin genel çıkarlarını gözetmek, kamu mülkiyeti ile özel girişim arasında uyumu sağlayan temeli oluşturmaktadır.

Programımız, ayrıca Avrasya’dan yükselen çağdaş uygarlığın kamucu ve toplumcu karakterine de vurgu yapmakta, insanlığın artık emperyalist-kapitalist ilişkileri aşmanın eşiğine geldiğini saptamaktadır.

Programımızı, emekçi sınıfları ancak belirleyici bir kuvvet haline getirerek ve seferber ederek uygulayabiliriz. Milletin ağır basan kesimi emekçidir.

Emekçilere yönelen bir partiyiz. Emekçiler, bizden aydınları da kazanmamızı istiyordu. Çünkü halk bilmektedir ki, örgütlü aydını olmazsa, iktidara gelemez ve ülkeyi yönetemez. Partimiz, şimdi bu talebi de hayata geçirmekte, emekçileri aydınlarıyla birleştirmektedir.

İşçi sınıfı, önderliğini tarihte hiçbir zaman aşırı vurgularla ve dayatmalarla kabul ettirememiştir. Bu bir siyasal olgunluk meselesidir. Partimiz, milletimizin en modern ve en örgütlü sınıfı olan işçi sınıfının önderliğini, milletin bütününün çıkarını savunan, akıllı bir yolgöstericilikle gerçekleştirecektir.

Türk Devrimi’nin yatağı

1987 Programımız da, Türk Devrim dinamiği üzerinde üretilmiştir. Şimdi bu tarihsel tavrımızı daha derinleştiriyor, daha olgunlaştırıyoruz.

Devrim, tarihin içinde yapılır. Zamanın dışında bir devrim olmaz. Her devrim, ülkenin tarihsel birikiminin ürünüdür. Milletlerarası etkenler, o dinamik üzerinde etkileriyle tarihe müdahale ederler. Partimizi, Türk Devrimi’nin yatağına daha sağlam yerleştiriyoruz. Zamanın akışına mevzileniyoruz. On yıllardır yaptığımız budur.

Tüzük ve Programın dilini de, tarihe daha sıkı bağlıyor ve iyice yerlileştiriyoruz. Başka milletlerin hayatlarında üretilmiş kavramların yerine kendi milletimizin devrimci pratiklerinde oluşturulmuş, kendi hayatımıza uyan, kendi milletimizle bizi daha sıkı birleştirecek kavramları yeğliyoruz.

Türk Devrimi, 1876, 1908, 1920 ve 1960 atılımlarında, hep Milliyetçi, Halkçı ve Sosyalist birikimi bir araya getirmişti. İşte biz, bu tarihi yeniden keşfettik. Kızıl Elma diye suçlamaları boşuna değildir. Emperyalizm, teoriden korkmaz, kendisini hedef alan pratikten korkar. Türkiye’nin Milliyetçileri, Halkçıları ve Sosyalistleri, Tekel’lerde, Telekom’larda, Şeker fabrikalarında, SEKA’da, işçi ve köylü kurultaylarında, Seydişehir’de, Ereğli’de, Lozan’da, Bismil’de, Berlin’de birlikte oldular. Biz, tarihin derinliklerinden gelen bu pratiğin Tüzüğünü ve Programını yaptık. Çünkü amacımız, tarihi yeniden yaratacak olan bu pratiği partileştirmektir.

Milliyetçi, Halkçı ve Sosyalistlerin birliği, bizi vatan savunmasına ve ileri mevzilere götürüyor. Öyleyse doğrudur ve olumludur. Teorik gelişme de buradan çıkacaktır ve nitekim buradan çıkmaktadır.

1980 öncesinde Partimiz, sol vicdan ile emekçi vicdanı arasında bir tartışma ve seçim yapmıştı. Vicdan, kendisini sosyalist olarak adlandıran bir azınlığın vicdanı değildir; milletin ve özellikle emekçi halkın vicdanıdır.

Milletin vicdanı, tarih içinde oluşur. Bugün milletimizin ve genel olarak insanlığın vicdanını oluşturan değerler; vatan, millet, bağımsızlık, hürriyet, insanca yaşamak, emek gibi demokratik devrim değerleridir. Türkiye insanını Çanakkale’de, Erzurum tabyasında, Sakarya’da, İzmir yollarında ölüme götüren bir vicdan var. Disiplini sağlayan, milletin ortak vicdanıdır.

IV
ÇAĞIMIZ

Devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halklar devrim istiyor

20. yüzyılın başlarında Lenin ve Mustafa Kemal Atatürk gibi devrim önderleri, dünyanın emperyalist milletler ve ezilen milletler olarak iki kampa bölündüğünü saptadılar. Buna bağlı olarak, devrim, artık burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmenin değil, emperyalizm ile ülke arasındaki çelişmenin ürünü olacaktı. Ve gerçekten de öyle oldu. 20. yüzyılın bütün devrimleri, Rusya ve Türkiye’den başlayıp Asya, Afrika ve Latin Amerika’ya yayıldı. Artık devrimin merkezi, 19. yüzyıldaki gibi gelişmiş kapitalist ülkeler değil, onların ezdiği ülkelerdi. Devrim, kapitalist Batı’dan yarıfeodal Doğu’ya kaydı. Bu durumda 19. yüzyılın “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” sloganı da, yerini “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen milletler birleşin” sloganına bıraktı. Aslında bu slogan dahi eski teorinin lekelerini taşıyordu ve yeni durumu tam ifade edememişti. Çünkü dünya işçilerinin büyük çoğunluğunu oluşturan emperyalist ülkelerin işçi sınıfları, emperyalist milletin bir parçası haline getirilmişti ve sistemin denetimi altına alınmıştı. Dünya işçilerinin çoğunluğunun birliği, bu koşullarda sistemin denetimi altındaki bir birlikti. Mao Zedung, 1970’lerde “Devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halklar devrim istiyor” sloganıyla yeni durumu saptadı.

Bugün emperyalizmin küreselleşme veya “Yeni Dünya Düzeni” dediği saldırı karşısında dünya devrimi millî devletleri koruma ve devrimlerle yeniden yapılandırma mevzisinde direnmektedir.

Devletlerin bağımsızlık için direnme ve mücadelesi, devrimin birinci kuvvetidir. Çin, Rusya, Kore DHC, Vietnam, Hindistan, Malezya gibi Asya devletleri; Küba, Venezülla ve Bolivya örneğinde Latin Amerika devletleri; İran ve Suriye örneğinde Ortadoğu devletleri; Zimbabve ve Sudan örneğinde Afrika devletleri bugün insanlığın ABD merkezli emperyalist saldırıya karşı direniyorlar.

Milletlerin kurtuluş mücadeleleri, bugün Irak ve Afganistan örneklerinde görüldüğü gibi, ABD emperyalizmine kök söktürmekte ve onu yenmektedir.

Halkların devrim mücadelesi de, daha çok bu ülkelerin ufuklarında görülen bir olaydır.

Emperyalizmin merkezleri olan ABD, Avrupa ve Japonya’daki sınıf mücadeleleri ise, tarihin en geri düzeyine inmiştir. Ancak Asya, Latin Amerika ve Afrika devletlerinin direnişi ile emperyalizmin derinleşen krizi, bu ülkelerdeki sınıf mücadelesini tetikleyecektir. Kapitalist ülkelerin işçi sınıfları ve dünya işçilerinin birliği, o zaman devrimci nitelik kazanacaktır.

Kapitalizmin mafyalaşması ve ortaçağ ilişkilerinin hortlaması

Kapitalizmin emperyalizm aşamasına gelmesiyle çürüme dönemi de başlamıştı. 20. yüzyılın sonlarından itibaren görülen mafyalaşma, bu çürümenin ulaştığı boyutları sergiliyor. Artık emperyalist sistem, merkezlerinde olsun çevre ülkelerde olsun, mafyaların yönetimindedir. Mafyalaşma, demokratik devrim kazanımlarının yıkımını hızlandırmış ve özellikle kültürel-ideolojik düzlemde ortaçağa geri dönüş sürecini kamçılamıştır. Büyücülük, falcılık, tarikatlar gibi kapitalizm öncesi çağların kurum, ilişki ve hurafeleri, emperyalizmin merkezlerinde ve çevresinde yayılmakta ve toplumları denetleme araçları olarak kullanılmaktadır. ABD ideologlarının ortaya attığı “Dinler arası çatışma” teorileri ve Haçlı Seferi ilanları, bu dönemdeki gericileşmeyi yansıtmaktadır. ABD’nin etnik gruplar, mezhepler ve tarikatlar üzerinden yürüttüğü yıkıcı ve bölücü faaliyetleri sonucu bazı ülkeler parçalanmış, kurtuluş savaşlarıyla kurulmuş bazı millî devletler yıkılmışlardır. Emperyalist merkezlerde demokratik devrimlerin ve çevre ülkelerde millî demokratik devrimlerin birçok kazanımı tasfiye edilmiştir. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi gelişmiş denen ülkeler bile, özellikle kültür ve ideoloji düzleminde demokratik devrimlerle elde ettiklerini terk etmişlerdir. İngiltere, Belçika, Hollanda, Danimarka, Norveç, İsveç gibi Batı ülkelerinin bir çoğunda krallıklar hüküm sürmektedir.

Küreselleşme sürecinde, halkın talepleri ve mücadelesi, demokratik devrimler çağından farklı değildir. İnsanlık, millî devletleri, kamu iktisadi kuruluşlarını, başka deyişle devlet kapitalizmini, kamu hizmetini, sosyal devleti, sendika hakkı gibi burjuva demokratik hakları, laikliği, tarikat ve cemaatlerden kurtulmayı savunma mevzilerinde bulunuyor.

Sovyetler Birliği’nde kapitalizme geri dönüş ve Çin’de sosyalizm

Ekim Devrimi’nden sonra “Proletarya devrimleri çağı”nın açıldığı öne sürülmüştü. Daha sonra bir dünya devrimi beklentisinin gerçekçi olmadığı görüldü ve çağ da “Proletarya devrimleri ve millî kurtuluş savaşları çağı” diye tanımlandı. Dünya devrimi teorisinin artık geçersiz olduğunun kabulüyle birlikte, Sovyetler Birliği’nde “milliyetçilik”le suçlanan “Tek ülkede sosyalizmi kurma” teorisi ortaya kondu ve Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nda anavatanı savunma savaşı verdi. 1950’lerin sonlarına doğru Sovyetler Birliği’nde sosyalizmden geri dönüş süreci başladı ve 1990’da Gorbaçov ve Yeltsin türünden Komünist Partisi yöneticileri, Sovyetler Birliği’nin kapitalizme döndüğünü ilan ettiler. Doğu Avrupa ülkelerinde de sosyalizmin yıkılması olayı yaşandı. Asya’nın Batı’sındaki bu gerilemeye karşılık sosyalizmin Asya’nın Doğusu’nda mucizeler yaratması çok anlamlıdır ve çağımız gerçeğini gösterir. Çin Halk Cumhuriyeti, Vietnam, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Küba gibi sosyalist ülkeler, sosyalizmin alt basamaklarında olduklarını saptıyorlar ve birçok alanda millî demokratik devrimi tamamlama programını uyguluyorlar.

Emperyalizm, milli demokratik devrimler ve sosyalist devrimler çağı

20. yüzyıla toplam olarak baktığımız zaman, insanlığın Emperyalizm, Millî Demokratik Devrimler ve Sosyalist Devrimler Çağı’nda olduğunu saptıyoruz. Bugün dünya gündeminde, devletlerin bağımsızlık mücadeleleri, işgale karşı kurtuluş savaşları ve Çin’de sosyalizmin kuruluşu sürecini görüyoruz. Dünya ölçeğinde devrimci mücadele esas olarak savunma konumundadır. Ancak sosyalist Çin Halk Cumhuriyeti’nin önlenemeyen yükselişi, ABD’nin inişi, Ortadoğu’da emperyalizme karşı kazanılan başarılar ve Latin Amerika’daki Bolivarcı bağımsızlık dalgası, dünya devriminin yeni bir yükseliş dönemine girdiğini göstermektedir.

V
YOL GÖSTERİCİ

Gerçeğe dayanmak, halkla birleşmek ve iktidara yönelmek

Stratejik bir kararla Partimizi Türk Devrimi yatağına oturtuyoruz ve Türk Devrimi’nin Milliyetçi, Halkçı ve Sosyalist birikimini iktidar hedefiyle öncü partimizde topluyoruz.

Bu birikimin kuşkusuz ortak bir yol göstericisi vardır, o da bilimdir. Büyük devrimci önder Atatürk, “Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir” sözüyle Türk Devrimi’nin 19. yüzyıldan üçüncü binyıla uzanan kılavuzunu belirlemiştir.

Böylece Partiyi iknada ve toplumu iknada tek bir gönderme düzlemi, tek bir kaynak belirlemiş oluyoruz. Halkı seferber ederken kullandığımız bilimsel kaynaklarla, partinin yolunu belirlemede kullandığımız kaynakları tek bir düzleme indiriyoruz, ikiliği kaldırıyoruz. Toplumun ve partinin paylaştığı tek bir dünya ve Türkiye gerçeği vardır; ayrı gerçekler bulunmuyor. İşte o gerçekliğe dayanarak, Parti’nin önündeki yolu çizeriz ve halkı o yolda mücadele için harekete geçirebiliriz. Halk iktidarını kurabilmek için yeterli kuvveti toplama gereği, bizi böyle bir icatta bulunma noktasına getirmiştir. Partimizin hayatında çok önemli bir gelişmenin eşiğindeyiz.

Bilim tarihi

Bilim, sınıflı topluma, devlet kuruculuğuna, özetle uygarlığa geçişle başlar. Sınıfsız toplumda büyücülükle iç içe olan bilgi dağarcığı, sınıflı toplumda özel bir uğraş olur ve gelişir. Bilimi köleci ve feodal devletler ve imparatorluklar kurmuş ve geliştirmiştir.

Bilimin uygarlığın doğuşundan sonraki ilk önemli sıçraması, kapitalizmle gerçekleşti. Demokratik devrimler, bilimin önünü açtı: Rönesans, Aydınlanma, arkasından Sanayi Devrimi’yle o çağın önemli bilimsel atılımları yaşandı.

20. yüzyılın sosyalist ve millî demokratik devrimleri, bilimi boğan emperyalist sisteme ağır darbeler indirerek, bilimin insanlığa yayılmasının itici gücü oldular. İşte Bilimsel Sosyalizm, bu tarihsel süreçte Marks ve Engels tarafından insanlığın bilgi birikimine dayanarak ortaya kondu ve geliştirildi. Kapitalist ülkelerin ciddî bilimsel çevreleri, Bilimsel Sosyalizmin kurucusu Marks’ı bugün de son yüzyılların en önemli bilim ve düşün adamı olarak kabul etmektedirler.

Bilimsel Sosyalizmin üç kaynağı

İnsanlığın bilgi hazinesinden ayrı ve o birikimin dışında bir Bilimsel Sosyalizm yoktur. Marks’ın kendisi Bilimsel Sosyalizmi burjuva kaynaklardan beslenerek kurmuştur.

Marksizm’in üç kaynağı vardır:

Birincisi, Alman burjuva felsefesidir.
İkincisi, İngiliz burjuva iktisadıdır.
Üçüncüsü, Fransız burjuva sosyalizmidir.

Marks, 1852’de arkadaşı Weydemeyer’e yolladığı meşhur mektupta, insanlığın teori birikimine yaptığı katkıyı şöyle özetlemiştir:

“Modern toplumda sınıfların varlığını ve bunlar arasındaki mücadeleyi keşfetmiş olma şerefi bana ait değildir. Burjuva tarihçileri bu sınıf mücadelesinin tarihsel gelişmesini, burjuva iktisatçıları da sınıfların iktisadî yapısını benden çok önce açıkladılar. Benim yeni olarak yaptığım, sadece şunları açıklamak olmuştur: 1. Sınıfların varlığı, sadece üretimin gelişmesindeki belli tarihsel aşamalara bağlıdır; 2. Sınıf mücadelesi kaçınılmaz olarak proletarya diktatörlüğüne yol açar; 3. Bu diktatörlüğün kendisi, sadece, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişi oluşturur.”

Marksizm, demokratik devrimlerin burjuva bilimsel birikimi üzerine kurulmuştur; başka bir temel üzerine de oturamazdı. Çünkü gökten inmemiştir.

Bilimsel Sosyalizmin 160 yıllık demokratik devrim zemini

Belki daha da önemlisi, Bilimsel Sosyalizm, Marks ve Engels’ten sonraki gelişme sürecinde de bütün atılımlarını, millî demokratik devrimler zemininde gerçekleştirmiştir. Sosyalizmi kurma tecrübelerinin bu zeminin devamı olduğu
ortaya çıkmıştır. Geri dönüş dersleri olsun, Çin’in izlediği gerçeklerden hareket eden çizgi olsun, bunu kanıtlar.

Mark’ın öğretisi, Avrupa merkezli idi. Çünkü gelişmiş kapitalizm ve işçi sınıfı Avrupa’daydı ve dünya devriminin merkezi bu kıtadaydı. Buna rağmen Marks, Avrupa’nın gericiliği zayıflatan millî devrimlerini destekledi. Yine Marks, Avrupa’da 19. yüzyıl devrimlerinin başarısızlığını incelerken, köylü kitlelerinin devrime kazanılmamış olmasına dikkat çekti. Köylü, Marks için hâlâ önemliydi. Çünkü Avrupa, hâlâ esas olarak demokratik devrim tecrübelerini yaşıyordu. Paris Komünü olağandışı bir gelişmeydi ve başarısızlığa uğradı.

Eğer Bilimsel Sosyalizm, 20. yüzyılda Avrupamerkezli kalsaydı, çürüyecekti. 19. yüzyıl sonunda kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi sonucu dünya Ezen Milletler ve Ezilen Milletler olarak iki kampa ayrıldı. Artık Avrupa, dünya devriminin merkezi değil, gericiliğin merkezi olmuştu. Devrimin merkezi Doğu’ya, Asya’ya kaydı. Bu koşullarda Bilimsel Sosyalizm, bu kez Avrupa’nın değil, Asya’nın millî demokratik devrimleri zemininde gelişti. Teorik birikime katkılar, Lenin’den Mao’ya doğru gittikçe daha çok Asyalılaşan bir süreçte oldu.

Lenin, Marks’ın Avrupamerkezli devrim teorisinin artık geçersiz olduğunu açıkça saptamıştı. Nitekim 20. yüzyılda devrim, proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin ürünü değil, emperyalizme karşı mücadelenin ürünü oldu; emperyalizmin zayıf halkalarında gerçekleşti. Lenin, devrimin 20. yüzyılda emperyalizme karşı, millî karakterde olacağını saptamıştır. Millî devrimcilik ilerici, Avrupa’nın sosyaldemokrasisi ise gericiydi. Marks zamanında devrimin Avrupa çapında ve uluslararası karakterde olacağı öne sürülmüşken, Lenin ve Stalin, “tek ülkede sosyalizmin yaşayabileceği” teorisiyle sosyalist devrimlerin de millî zeminlerde gerçekleşeceğini ve yaşayabileceğini gördüler. 20. yüzyılın bütün devrimleri, Lenin’in teorisini doğruladı. Avrupamerkezli milletlerarası devrimin yerini Asya merkezli millî devrimler aldı. Uluslar arası dayanışma artık milli devrimlerin dayanışmasıydı.

20. yüzyılın ilk devrimi olan Sovyet Devrimi, Avrupa’nın doğusunda ve Asya’lı toplumsal ve ekonomik koşullarda, işçi köylü ittifakıyla gerçekleşti. Lenin, 1921 Yeni Ekonomi Politikasıyla (NEP) burjuvaziye de bir süre alan açtı. Demokratik devrim, aslında devam ediyordu. Sovyetler Birliği’nin başında bulunan Stalin yönetimi, kolektifleştirmeyi 1929 yılında bile erken buluyorlardı. Ancak dünya savaşının yaklaşması ve zengin köylülerin şehirleri aç bırakması üzerine kolektifleştirme zorunlu ve olağanüstü bir uygulama olarak başlatıldı. Köylerde toprak üzerindeki özel mülkiyeti tasfiye eden bu uygulama, Sovyetler Birliği’nde tarım üretiminde yarattığı zayıflıklar yüzünden geri dönüşün zeminini yaratan yönleriyle de ele alınmıştır.

Bilimsel Sosyalizmin üçüncü büyük atılımı, Sovyetler Birliği’nin doğusunda, Asya’da gerçekleşti. Mao Zedung’un katkıları da, hep millî demokratik devrim eksenlidir. Köylülüğün esas güç olması, işçi köylü ittifakı, şehirlerin köylerden kuşatılmasını içeren uzun süreli halk savaşı; bu teorinin önemli başlıklarıydı. Devrim, yalnız Çin’de değil, bütün dünyada, kapitalizmin merkezlerinden çevresine, şehirden köye, işçi sınıfından köylülüğe doğru kaymıştı.

Daha önemlisi, Mao, sosyalizm pratiklerini değerlendirerek, kolektif mülkiyete geçişin esas olarak tamamlanmasından sonra da kapitalizme, hatta ortaçağ koşullarına geri dönüşün mümkün olduğunu ortaya koydu. 20. yüzyılın sosyalizmi kurma girişimleri, görece geri ülkelerde gerçeklemişti ve bu girişimlerin henüz hiçbiri tamamlanmadı. Bu nedenle Lenin, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasına girişirken, yaptıkları işin o gün için “Burjuva haklarını koruyan, kapitalistlerin olmadığı bir burjuva devleti kurmak” olduğunu söylemişti. Çünkü emeğe göre bölüşüm, kapitalizmin bölüşüm ilişkisinden başka bir şey değildi. Bu nedenle Mao Zedung, Lenin’in yukarıdaki saptamasına gönderme yaparak, “İşte bizim kurduğumuz devlet de böyledir; eski toplumdan pek az farklıdır.” belirlemesinde bulundu.

Sosyalizmin üst yapısı, burjuvazisiz burjuva devletidir; alt yapısı ise sömürüsüz burjuva bölüşüm ve değişim ilişkileridir. Sosyalizmi kurma çabaları, demokratik devrim görevleriyle iç içe geçmiştir. O kadar ki, Rusya ve diğer ülkelerde geri dönüş sonucu yarı ortaçağlı mafya rejimleri ortaya çıktı.

Sosyalizmi kurma çabaları da gösterdi ki, aslında dünya “Proletarya devrimleri çağı”nı değil, öncelikle millî demokratik devrimler çağını yaşıyordu. Kapitalizmin gelişmediği ülkelerde gerçekleşen sosyalizmi kurma çabaları, adı sosyalist olmakla birlikte çoğunlukla demokratik devrim aşamasının pek ötesine geçememişti. Mao’nun bu deneyimlere ilişkin teorik katkıları, hep sosyalizmin uzun sürecek bir geçiş aşaması olduğunu vurguladı. Bu süreç boyunca, üretim araçlarının mülkiyetinin esas olarak kolektifleştirilmesinden sonra dahi kapitalizme geri dönüş tehlikesi bulunduğu tecrübeyle kanıtlandı. Sosyalizme ilişkin teorik katkılar, Asya gerçekleri temelinde, başka deyişle demokratik devrim zemininde yapılıyordu.

İşte bu gerçeklerden hareketle Çin Komünist Partisi, sosyalizmin alt basamaklarında olduğunu saptamaktadır. Uygulanan ekonomi, Çin gerçekleri temelinde planlı ve karma ekonomidir. Kamu mülkiyeti ile özel mülkiyet yan yanadır ve hatta rekabet halindedir. Çin, millî demokratik devrimi tamamlamak ile sosyalizmi kurmak görevlerini birlikte yürütmektedir ve bu dönemin daha uzun zaman süreceğini saptamaktadır.

Diğer sosyalist ülkeler, Vietnam ve Küba da, Çin’i örnek alıyorlar. Vietnam, Çin çizgisindedir. Küba ise, sağlık ve eğitim alanı dışında sosyalizm mevzilerinden büyük ölçüde geri çekilmiş ve demokratik devrim mevzilerine yerleşmiştir. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti de, benzer süreçlerin eşiğindedir.

Bu kısa tarihçe göstermektedir ki, Bilimsel Sosyalizm, 20. yüzyılda Avrupa merkezli kökleri nedeniyle karşılaştığı her krizi, Asya’nın demokratik devrim dalgasından kuvvet alarak çözmüştür. Çünkü devrimin merkezi olan Ezilen Dünya, millî demokratik devrim çağındadır. Gelişmiş olduğu söylenen Batı’nın kapitalist ülkeleri, devrim coğrafyasının kenarına düşmüştür ve Ezilen Dünya’nın yükselişi onu devrimin merkezine çektiği zaman, bu çürümeyi, öncelikle emperyalizme ve mafya düzenine karşı bir tür demokratik devrimle aşacaktır. Gelişmiş denen emperyalist-kapitalist ülkeler dahi, bugün sosyalizm aşamasında değillerdir. O ülkelerin de önündeki devrim, öncelikle emperyalizmi ve mafyalaşmayı temizleyecektir. Bu aşama, hızla geçilebilir ve geçilecektir, ama yine de aşamadır.

Kuşkusuz insanlık ancak büyük toplumsal projelerle ve ancak kamu mülkiyetiyle çözeceği sorunlarla karşı karşıyadır. Bununla birlikte dünya, kapitalist ülkelerde, hatta sosyalizmi kuran ülkelerde bile, özel mülkiyetin kökten ve her alanda tasfiyesinin mümkün olduğu bir aşamaya henüz varmış değildir.

Bilimsel Sosyalizm, ortaya çıktığı 1848 devrimlerinden bu yana 158 yıl geçmesine rağmen, hâlâ o günkü gibi, demokratik devrim pratiklerinde geliştirilmektedir.

Bilim, yaşanmayan olgular ve henüz ulaşılmayan süreçler üzerinde varolmaz. Dünün olguları veya geleceğin varsayımları, bilim kisvesi giydirilerek bugüne taşınamaz. 19. yüzyıl Avrupa’sının proletarya-burjuvazi çelişmesi ekseninde üretilmiş devrim teorilerine saplanıp kalmış olanlar, yarınların gerçeğini de arkada kalan geçmiş üzerine kurmaktadırlar. Bu nedenle demokratik devrimlerin birikimi ile sosyalizm arasına kalın duvarlar çekiyorlar. Böyleleri her zaman oldu. Onlar, 1871 yılında Alman Birliği’ni, yani demokratik devrimi desteklediği için, Marks’a “Bismarck’ın uşağı” dediler. Lenin’i, Robespierre’in önadına gönderme yaparak, “Maksimilian Lenin” veya “Millî darkafalı” diye karaladılar. Mao’yu “Zengin köylü çizgisi” izlemekle suçladılar. Bize de 1960’lardan beri “Kemalist” diyorlar. Onlar, çağımız devrimciliğinin demokratik devrimlerden beslendiğini anlamadılar. Oysa Doğu’da patlayan fırtınalar, başka deyişle yaşanan çağın Asya’lı dalgaları, hep onların yapay duvarlarını yıktı ve bilim bu gerçeklik zemininde gelişti.

Marks’tan başlayarak Bilimsel Sosyalizmin bütün teorik atılımları, demokratik devrimlerin yeniden keşfinden başka bir şey değildir. Partimiz, işte bu keşfi berraklaştırmakta ve teorik düzeye yükseltmekte, bilimi ve onun verileri üzerine kurulan bilimsel sosyalist teoriyi demokratik devrimler zeminindeki gerçek yerine oturtmaktadır.

Teoriyi bilimin doruğunda kurmak

Bilimsel Sosyalizm bilimin doruğudur. Ancak bu dorukta olmayı, Tanrı tarafından bağışlanmış bir paye olarak görmek, metafiziğin doruğudur. Bilimsel Sosyalizmi, demokratik devrimlerin mirasından koparanlar, aslında işte o metafiziğin doruğuna tırmanmaktadırlar. Çünkü yükselebilecekleri başka bir basamak bırakmıyorlar.

Hiç kimse her hangi bir tezi, bu bilimsel sosyalisttir diye bilimin doruğuna oturtamaz. Herhangi bir tezin bilimin doruğunda olmasını belirleyen, Bilimsel Sosyalizmle kurduğu bağlantı değil, fakat bilimin gerçekten doruğunda olması, yani o güne kadarki bilimsel verilere dayanması ve bilimsel bir yöntemle üretilmiş olmasıdır. Bilimsel Sosyalizm, gerçeklerin keşfine, bilimin gelişmesine yaptığı katkılarla doruğa tırmanmasına devam eder. Yoksa bilimin doruğunda Bilimsel Sosyalizm için, bir taht kurulmuş değildir. Bilimsel Sosyalizm adına ileri sürülen tezler, kendiliğinden bilimin doruğuna yerleştirilemez. Bilimsel sosyalist teori, hayatın akışından ve bilimin en geliştirilmiş verilerinden beslenir. Yoksa Bilimsel Sosyalizmi dogmalaştırmış oluruz; Bilimsel Sosyalizmi bir çuval gibi bilimin başına geçirmiş oluruz. Bu tavır, Bilimsel Sosyalizmi hayattan kopartır ve köreltir; öte yandan bilimin gelişmesine katkı yollarını da karatır.
Bu durumda bilimin doruğunu iyi tanımlamamız gerekiyor. Bilimsel kaynaklar ve veriler, bizim üzerinde teori kuracağımız birikimdir. O birikimin tek bir ölçüsü vardır, o da hayattır; olgulardır. Buğdayın topraktan beslenerek filizlenmesi gibi, Bilimsel Sosyalizm de bilimden beslenerek büyüyecektir. Buğdayın sapında ve başaklarında bulunan bütün maddeler, sonuç olarak köklerindeki toprakta ve suda mevcuttur. Böyle bakarsak, bilim ile Bilimsel Sosyalizmin maddesinin aynı olduğunu saptayabiliriz. Partimiz içindeki ikna süreçlerinde kullanacağımız malzeme, işte bilimin ortaya koyduğu bulgulardır; hayatın kendisidir.

Bilim için gerekli teori

Bilim yapmak için, başlangıçta bir teorinin olması şarttır. Bilimsel Sosyalizmden vazgeçmek, bu anlamda bilim için gerekli teorik anahtarı kaybetmektir. Ancak bu teorik anahtar kimseye dayatılamaz.
Bu nedenle arkamızdaki bilgi birikimini, bu bilimsel sosyalist teoriye aittir, şu ait değildir diye ayıramayız. Bu doğrudur, şu doğru değildir diye ayırabiliriz. Teori, hayatı kavrayabildiği kadarıyla bilimseldir. Teorinin doğrulanan, yaşayan dağarcığı bilimseldir; yanlış çıkan, ölen unsurları ise artık bilimsel değildir. Bilim düzleminde ölçüt, Bilimsel Sosyalizme uygunluk değildir; bilimsel yöntemlerin kullanılmasıdır; hayata uygunluktur. Bu ölçütler, bizi bilim düzlemiyle buluşturuyor. Partinin kılavuzunu o düzleme oturtuyoruz.

Kemalist Devrim ve Bilimsel Sosyalizm

Teorimizi, programlarımızı, strateji ve taktiklerimizi, küreselleşme denen karşıdevrimi yaşayan bir dünyada ve Kemalist Devrim’in yıkıldığı Türkiye koşullarında üretiyoruz. Yürüttüğümüz mücadele de, bu zemin üzerindedir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde nasıl Lenin ve Mustafa Kemal, yalnız devrimci pratiklerde değil, teoride de buluştularsa, bugün de demokratik devrimlerin bilimsel verileri ile Bilimsel Sosyalizmin teorik kazanımları, yine aynı buluşma zeminindedir.

Bu buluşma yalnız Türkiye’de gerçekleşmiyor. Latin Amerika’da Bolivarcılık ile Bilimsel Sosyalizm buluşmuştur. Ortadoğu’da Nasırcılık ve BAAS, hep sosyalizmin bir dalı olarak varolmuştur. Çin’de Mao’nun geliştirdiği Bilimsel Sosyalizm, Sun Yatsen’le olan bağlarını her kritik süreçte tazelemiştir. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde Bilimsel Sosyalizm, millî köklere sarılarak Cuçe düşüncesi olarak sunulmuştur. Afrika ülkelerinde sosyalizm, Afrika’lı köklerden kuvvet alarak geliştirilmiştir. Görüldüğü gibi Bilimsel Sosyalizm ile millî biçimlerde sunulan sosyalizmlerin iç içe geçmesi olayı, çağımıza özgüdür ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın ortak gerçeğidir. Bizim meselemiz, hayatta olan buluşmayı, teoride de gerçekleştirmektir.

Türkiye’nin tecrübe birikimi, aynı zamanda bilim ve düşün birikimidir. Önümüzdeki pratik ve bilimsel gelişme, o birikimden beslenerek olacaktır. Her ırmak kendi yatağında akar; kendi dere ve çaylarından, kendi dağlarından beslenir. Kuşkusuz bütün millî süreçlerin milletlerarası beslenme kaynakları da vardır. Onların bilince çıkarılması da bizim işimiz olmuştur.

Atatürk, Kemalizmi, CHP’nin 1931 ve 1935 programlarında ve 1937 yılında kendi elyazısıyla hazırladığı program çalışmalarında, bir “düşünce sistemi” olarak değil, bir devrimci pratik olarak tanımladı: “Türk Devrimi’nin başlangıcından bugüne kadar yapılmış olan işler.”

Kemalist Devrim’in yaptığı işleri incelediğimiz ve milletlerarası kaynaklarına girdiğimiz zaman, sosyalizmle arasındaki bağlantıların ve ortaklıkların bugüne kadar bilinenden çok daha derin ve güçlü olduğunu saptıyoruz. Kemalizm ile Bilimsel Sosyalizm arasında sanıldığı gibi duvarlar olmadığını, kuyulardan gerçekleri çıkardıkça daha iyi öğrenmeye başladık.

1960’larda sosyalist hareket, bir yandan Kemalist Devrim’den kuvvet alan gerçekçi ve doğru bir tavır içinde oldu. Öte yandan aynı dönemde, 1938 sonrasında ve özellikle Soğuk Savaş döneminde Kemalizmin içinin boşaltılmasının ve yeni uydurulan “Gardrop Atatürkçülüğü” nün eleştirilmesi gerekiyordu. O sırada Bilimsel Sosyalizmin bağımsız geliştirilmesi ve Atatürkçülük ile sınırlarının belirlenmesi, hem öncünün ideolojik inşası, hem de Kemalist Devrim gerçeğinin yeniden keşfi açısından yararlı olmuştur. Kemalist Devrim gerçeğinin ve davasının bugüne taşınması, dikilen heykellerle değil, fakat Partimizin önderlik ettiği bu eleştiriyle olmuştur. Burada Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Doğan Avcıoğlu, Attila İlhan, Prof. Dr. Muammer Aksoy, Prof. Dr. Bahri Savcı, Prof. Dr. Cahit Talas, Suphi Karaman, Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Prof. Dr. Sina Akşin, Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Alparslan Işıklı gibi fikir ve mücadele öncülerinin çabalarını da saygıyla anmak gerekir. Onlar “Gardrop Atatürkçülüğü”ne karşı mücadele yürüttüler ve Kemalizmin sosyalizmle buluşan devrimci içeriğini son elli yılın kuşaklarına anlattılar.

Türk Devrimi, bugün Kemalist Devrim’i tamamlama aşamasındadır. Atatürk’ün önümüze koyduğu milli demokratik devrim yarım kalmış, hatta büyük ölçüde yıkıma uğramıştır. Kemalist Devrim’in tamamlanması, bu devrimin beslenme kaynaklarının ortaya konmasını zorunlu kılmaktadır. Türk Devrimi, her devrim gibi kuşkusuz millidir ve her devrim gibi Atatürk’ün deyişiyle dünyadaki büyük devrim cereyanlarının bir parçasıdır. Büyük Fransız Devrimi, Narodnizm (Halkçılık) ve Sovyet Devrimi’nin Türk Devrimi üzerindeki etkilerini saptamadan Kemalist Devrim’i anlamak mümkün olmamıştır.

Kurtuluş Savaşı’nı hangi ideolojiyle yaptığımızı, bugün yeniden belirlemek zorundayız. Ankara’daki devrimci karargâhın resmi görüşlerini dile getiren Hâkimiyeti Milliye başyazıları, 19 Eylül 1920 günü Meclis’te okunan Atatürk’ün Halkçılık Programı, 20 Ocak 1921 Anayasası, bu sorunun cevabını belgelemiştir. Bu belgelerde, emperyalizm ve kapitalizmden kurtuluşu amaçlayan bir program, millî hakimiyete dayanan bir halk hükümeti kurulması, her kademede şuralarla (Sovyetlerle) hayata geçirilen bir yönetim sistemi, “Türk Komünizminin Rus Bolşevizminden bağımsız olarak gelişeceği” öngörülmektedir. Atatürk’ün bu anlayışla Komünist Enternasyonal’e girmek için başvurduğunu, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras anlatır.

Atatürk’ün sosyalizmi benimsemesinin, ta gençlik yıllarına, 1904 yılına kadar uzandığı, Genelkurmay Arşivi’nde saklanan belgelerle doğrulanmıştır. Genç Mustafa Kemal. 23 yaşında Harp Akademisi’ndeyken not defterine “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı.” diye yazmıştır. 1920’de ve 1930’larda da, Devlet Sosyalizmi’ni açıkça savunmuştur.

Kendisini Atatürkçü sayanlardan bazıları, Atatürk Devrimi’nin sınıfsallığını anlamak istemiyorlar. Atatürk sınıf gerçeğini reddetmiştir diyenler bile vardır. Peki, emperyalizme karşı mücadele; sultanlığın, ağalığın, beyliğin şeyhliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin tasfiyesi, bütün bu uygulamalar sınıfsal değil midir?

Burada mesele, hangi sınıflara karşı ve hangi sınıflarla beraber olunacağını doğru saptamak, doğru mevzilenmektir. Atatürk, bu tarihsel materyalist tavrı, konuşmalarında ortaya koymuştur. “Biz, işçisinden sermayedarına kadar mazlum bir milletiz” demiştir. Bu sınıfsal bir tahlildir ve doğrudur. Lenin de Türkiye’yi öyle tahlil etmiştir.

Atatürk, çağdaş uygarlığı hiçbir zaman Batı uygarlığı olarak tanımlamadı. Atatürk’e göre, “Uygarlık evrenseldir ve ona kayıtsız kalanlar yanar kül olur.” Atatürk’te kültür ve uygarlık, Ziya Gökalp’teki gibi iki farklı kavram değildir; tekdir, birdir ve evrenseldir.

Partimizin programını Türkiye devriminin dinamiğine oturttuk ve dilini de Türk Devrimi’nin dağarcığından seçmeye özen gösterdik. Biz Atatürk’ten alıyoruz, ama Atatürk de insanlığın o günkü birikiminden almıştı.

Bu gerçekler karşısında, sosyalistler Kemalizm ile kendi arasına duvar çekmeyecek, aynı şekilde kendisini Kemalist olarak tanımlayanlar da, Kemalizmi Bilimsel Sosyalizmden koparmaya kalkışmayacaklardır. Her iki yanlış tavır, hem gerçekten ayrılmada, hem de Kemalist Devrim’i tamamlama görevinden vazgeçmede buluşmaktadır.

Duvarları, bilimsel olmayan görüşlere, hurafe ve safsataya karşı kuracağız. Anlamlı ayrım, “Bu Kemalist’tir, şu sosyalisttir” değil, “bu hayata uygundur, şu hayata uygun değildir” tavrındadır.

Ezilen Dünya’nın demokratik devrimciliği, Sosyalizm ile Milliciliğin bileşimidir. Emperyalizm çağında, bir Ezilen Dünya ülkesinde, demokratik devrimi sonuna kadar götürebilmek için, sosyalizmden beslenmek ve sosyalizme yönelmek gerektiği bütün deneyimlerde doğrulanmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti, demokratik devrimini arasız devrimlerle sosyalizme ulaştırabildiği için bugün “mucize” olarak tanımlanan o büyük atılımını gerçekleştirmektedir. Türkiyemiz ise, Kemalist Devrim’i tamamlayamadığı ve Atatürk’ün “arasız devrimler” çizgisinde sosyalizme ilerleyemediği için, Kemalist Devrim’in kazanımlarını da büyük ölçüde kaybetmiştir. Cumhuriyet’in “Durursak yıkılırız” saptaması, ne yazık ki olumsuz yönüyle doğrulanmıştır.