Ana Sayfa Yazılar MELİKE GÜLER YAZDI: ANTON ÇEHOV – MARTI

MELİKE GÜLER YAZDI: ANTON ÇEHOV – MARTI

229

Melike Güler, Öncü Gençlik GYK Üyesi

Dünya edebiyatının en büyük kalemlerinden biri olan Anton Çehov, 1896’da Çarlık Rusya’nın yıkılmaya yüz tuttuğu zamanlarda yazdığı Martı (Çayka) adlı oyunda Çehov değişmekte olan ülkesini ve insanlarını olabildiğince yalın bir dille anlatırken karakterlerin her birinin psikolojik alt yapılarını da derinliğine işlemeyi başarmıştır.

Bu eserde Moskova’da sanayileşme ve kentleşmeye tam olarak ayak uyduramamış ve zaten yok olmanın eşiğinde olan küçük bir burjuva sınıfı topluluğunun gündelik yaşamına şahit oluyoruz. Rus gündelik yaşamını bütün yönleriyle izleme şansı bulduğumuz Martı’da Çehov, toplumcu gerçekçi bir bakış açısıyla çökmekte olan Çarlık yönetiminin birey ve toplum üzerinde nasıl bunalımlar yarattığını ele alıyor, bireyin iç dünyası ve gerilimlerine ilişkin gözlemlerini ise nesnellikle anlatıyor.

Hikâye sakin bir akşamüzeri Sorin Çiftliği’nde başlıyor. Arka fondan sürekli gelen çekiç, öksürük sesleri, kurbağa sesleri ile köpek ulumaları çökmekte olan Rus Çarlığı’nın habercisi. Eserde geçen her karakter hem belirli sınıfın bir temsilcisi hem de kendi çağlarının tanığı ve öznesi. Her birinin kendine ait hikayesi, arzuları ve varoluş sorunsalı var. Ancak hiçbiri değişen koşullara ayak uyduramaz ve mutsuz olurken, değişimin geldiğini gören genç bir yazarın gözünden; gelecek olan yeni düzene ayak uyduramayan, gelecek için çalışmak ve çabalamak yerine sürekli geçmiş günlerin anılarıyla yaşayan insanları görürüz.

Çehov’un bu oyunda kişilere verilen ve kişilerin arzuladıkları şeyler arasındaki çelişkileri öyle iyi anlatmıştır ki kitaptaki karakterlerin arayışları, beklentileri, arzuları aslında bugünün insanından pek de farklı değildir. Bu açıdan bugün sistemin insan üzerinde yarattığı etkileri görmek bakımından anlamlı bir eser.

Kitapta arzularımızı tarif eden ‘’martı’’ metaforunu ise genç Nina şöyle kullanıyor:

‘’Neden bastığım toprakları öptüğünü söyledin bana? Beni öldürmek gerek… Öyle yorgunum ki… Dinlenebilsem… Birazcık dinlenebilsem! Bir martıyım ben… Yok, değil. Aktristim. Ah, evet! ( Arkadina ve Trigorin’in gülüşmelerini duyarak kulak kabartır. Sonra kapıya doğru koşarak anahtar deliğinden bakar) O da burada demek! (Treplev’e dönerek) Eh, iyi… Ne yapalım… Evet… Tiyatroya inanmıyor, hayallerimle alay ediyordu… Böylece ben de inancımı yitirdim yavaş yavaş, hevesim kalmadı… Sonra aşkın getirdiği sorunlar, kıskançlıklar, yavrum için duyduğum sürekli korku… Ufaldım… Zavallılaştım, boş bir kalıp gibi oynamaya başladım sahnede… Ellerimi nereye koyacağımı bilemiyor, ayakta düzgün durmayı beceremiyor, sesimi denetleyemiyordum… İnsanın çok berbat oynadığını hissetmesi ne korkunç şeydir bilemezsiniz! Bir martıyım ben. Yok, değil. Anımsıyor musunuz, bir martı vurmuştunuz. Günün birinde bir adam geliyor, görüyor onu ve yapacak başka bir işi olmadığından kıyıyor ona… Küçük bir hikâye konusu… Yok, bu da değildi söylemek istediğim… (Alnını oğuşturur) Ne diyordum? Sahneden söz ediyordum, evet. Şimdi öyle değilim artık… Şimdi gerçek bir aktristim, zevk duyarak, coşkuyla oynuyorum; kendimden geçiyorum sahnede ve çok güzel olduğumu hissediyorum… Burada olduğum şu günlerde de yürüyorum hep, yürüyor ve düşünüyorum… İçimdeki bir gücün gelişip büyüdüğünü hissediyorum gitgide. Kostya, yazmışız, ya da sahnede oynamışız farketmez, anlıyorum ki, bizim bu işlerde başta gelen şey, parıltı şöhret filan gibi benim hayal ettiğim o şeyler değil, sabredebilme yeteneğidir… Kaderine katlanmasını bil ve inançlı ol… İnanıyorum ben ve o kadar çok acı çekmiyorum şimdi… Bir görevim, bir amacım olduğunu düşündüğümde, hayattan korkmuyorum…”

#OkuyanYazsın

oncugenclik.org.tr