UĞURCAN YARDIMOĞLU YAZDI: TARİHE YANLIŞ BAKANLAR, TARİHİ YANLIŞLAR YAPAR

UĞURCAN YARDIMOĞLU YAZDI: TARİHE YANLIŞ BAKANLAR, TARİHİ YANLIŞLAR YAPAR

Uğurcan Yardımoğlu, Öncü Gençlik Genel Sekreteri

‘Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtan bir hal alır.’
M. Kemal Atatürk

Tarih bilimlerin babasıdır derken bilimsel sosyalistler tarih biliminin hayatın toplamına ilişkin yasaları ürettiğimiz labratuvar olduğunu ifade ediyorlardı. Tarih, vakaların kronolojik bir sıraya sokulması gibi sıkıcı bir iş değildir. Tarih bilimi vaka anlizleri yoluyla toplumsal kanunlar inşa eder. Bu elbette tarihin doğru okunması gibi bir zorunluluğu önümüze koyar. Bu zorunluluk sadece bilimsel sosyalistleri değil kendisini farklı ideolojilerle tanımlayan herkesi kapsar. Fakat bu zaruriyete uygun davrananlar başta bilimsel sosyalistler olmak üzere hep insanlığın önünü açmak için çaba gösterenler olmuştur. Bilhassa geri ilişkileri muhafaza etmek isteyenler, tarihi eğip bükmüşlerdir. Çünkü gericileşen sistemi ve onun ilişkilerini ayakta tutabilmenin yolu tarihi yanlış okumaktan dolayısıyla oradan doğru yasaları çıkar(a)mamaktan geçiyor.

Küresel emperyalist sistemin çöküşe geçtiği bugünlerde emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri tüm araçlarıyla mevcut sistemi ayakta tutmaya çalışıyor. Emeryalist güçler, milli devletlerin yıkımını hedeflediğinden milli tarihe tecavüz etmeyi de uğraşının birinci sırasına yazıyor. Fakat güneş balçıkla sıvanamadığından tarihsel gerçekliğe dayananlar bu uğraşı geriletmeyi başarıyor. Örneğin Fransa’ya Ermeni Soykırımı yalanıyla ilgili yasa yapamayacağını öğretenler gerçekler zemininden hiç kopmayan Vatan Partisi ve onun etrafındaki milli kuvvetler oldu. Burada taraflar çok nettir: Ülkesinin birliğini ve bütünlüğünü savunan Türkiye’nin milli kuvvetleri ile bu bütünlüğü bozmak için uğraşan Atlantik Cephesi’nin ‘kraldan çok kralcısı’ Fransa. Fakat anlaşılamayan nokta şudur: Vatan savaşı veren Türkiye’nin hükümeti. Bu hükümet soykırım yalanına ilişkin kazanılan zafere dair kılını kıpırdatmazken, hazırlattığı ortaöğretim müfredatıyla Bab-ı Ali baskını hedef tahtasına koyuyor. Genç nesillere söz konusu baskının ‘Darbeler Tarihi’nin başlangıcı olduğunu anlatmayı birinci görev haline getiriyor. Darbeler Tarihi kavramının nasıl bir kavram saçmalığı olduğuna burada girmeyeceğiz. Ancak bu baskın olmasa Türkiye’nin meclis geleneğinin esas darbeyi alacağını ve Edirne’nin sınırlarımızın dışında kalacağını anlatacağız.

 

‘SELANİK GİTTİ, ONLAR DA DEFOLUP GİDECEKLER’

 

İttihat ve Terakki’nin iktidarı denetlediği yıllardayız. İktidarı doğrudan eline almamış olan cemiyet, yurt çapında teşkilatını kuvvetlendirerek mecliste çoğunluğu teşkil etmeye uğraşmaktadır. Bu çabaları karşılıksız kalmayacak ve liberal cenahın Hürriyet ve İtilaf Partisi’ni her seçimde hezimete uğaratacaklardır. Bir yandan da imparatorluğun uzak topraklarında emperyalistleri hezimete uğratmakla meşgüldürler. Zaten hezimete uğrattıkları güçler ülke içinde de dışında da aynı siyasi hatta mevzilenmiştir. İTC mensubu subaylar Libya’da örgütledikleri direnişle İtalyanların emperyalist gururunu çiğnerken Balkanlarda savaş başlamıştır. Düveli Muazzama Balkanların aç gözlü eşkıya devletlerini açıkça desteklediği halde hala Osmanlı’nın onları ezeceğini düşünmektedir. Dolayısıyla savaş sonunda mevcut durumun (statüko) hiçbir şekilde değişmeyeceğini ilan etmişlerdir. Ancak emperyalist devletler bloğu şaşkına döner. Çünkü beceriksiz bir hükümet ve komuta kademesinin yönettiği ordumuz Balkanlarda yenilgiye uğramıştır. Ve elbette statüko değişecektir. Haberi alan İTC’li subayların memlekete dönmesine kadar geçen süre zarfında düşman Çatalca’ya kadar gelip dayanmıştır. Bu sırada açık İngiliz destekçisi ve eski düzenin sembol adamı Kamil Paşa’nın hükümeti İstanbul’da İTC genel merkezinin kapısına kilit vurmak ve kadrolarını tutuklatmakla meşguldü. Kamil Paşa’nın ‘Selanik gitti, onlar da(İTC mensupları) defolup gidecekler’ sözü zihinlere kazındı.

Yurda dönen subayların ve Kamil Paşa teröründen kurtulabilen İTC kadrolarının hükümeti devirme dışındaki seçenekleri açıklayabilirse mevcut MEB yetkililerini kutlayacağız. Ancak onların açıklamaktan aciz olduğu seçenek Talat Paşa’nın ve Enver’in önündeki tek seçenekti. Enver’in daha önce görevde olduğu için katılamadığı bir toplantıda karar verilememişti.Emin Bese’nin evinde bir toplantı yapıldı ve Enver sordu: ‘Memleketin geleceğini bu hükümetin kurtarabileceğine inancınız var mı? Cevabınız “Evet!” ise bir sorun yok, burada boş yere çene patlatmayalım. Herkes dağılsın ve işine baksın.Yok, eğer bu adamlara inanmıyorsanız, teorilere takılıp kalmayalım, icraata geçelim. Bu adamlardan kurtulmanın tek çaresi bu hükümeti devirmektir dedi ve karar çıktı: Düşmanı püskürtebilmek ve devrimi kurtarabilmek için bu düveli muazzamanın püsküllü uşakları devrilecek, meclis ve cemiyet kurtarılacak, Edirne düşmana teslim edilmeyecekti.

Plan yapıldı, kadrolar belirlendi, namlulara mermiler sürüldü. Bundan sonra söz mavzer kardeşindi! Bab-ı Ali Baskını gerçekleştirildi ve mevcut Savaş( nerede savaşıyorsa)
Bakanı Nazım Paşa öldürüldü, sadrazam istifaya zorlandı. Talat Paşa, Kamil Paşa’nın istifa mektubuna ‘Millet ve ordu bizi istemiyor’ yazdırdı. Tarihsel gerçekler kayda geçti. Mahmut Şevket Paşa’nın sadaret makamına gelmesiyle kurulan yeni hükümet ilk iş Edirne’yi kurtardı ve orduda reform yaptı. Ordu bu reform sayesinde Çanakkale ve diğer cephelerde destan yazdı. Okuma-yazması olmayan saray soytarısı ‘paşalar’ dönemine son verildi, Kurtuluş Savaşı’nı verecek olan kadroların önü açıldı. Dahası meclis ve millet iradesi kurtarıldı. Aksi halde millet iradesini temsil eden İTC, bir eski Osmanlı bürokratı ve İngiliz işbirikçisi Kamil Paşa terörüyle tarihe gömülecekti, ancak tam aksi Enver ve Talat’ın kararlı duruşu, Yakup Cemil’in fedailiği ve Ömer Naci’nin kitleleri ayağa kaldıran coşkun konuşması sayesinde gerçekleşti.

 

DİZİLER, FİLMLER VE MÜFREDATLARLA YENİDEN YAZILAN TARİH

 

Türkiye yine, yeniden bir kuşatmanın altında. Güneydoğu’da bastırdığımız bölücü terör başını Suriye’nin, Irak’ın kuzeyinden Kanada yapımı araçlarla, Amerikan yapımı silahlarla çıkarıyor. Yobaz terörü siyasi rolünü oynamaya devam ediyor. Mehmetçik tüm bunları süngüsüyle alt etmeye çalışırken milletimiz o gazi bayrağın altında buluşuyor. Fakat o bayrağın hala gönderde olmasını sağlayan tarihsel gerçekler bir bir bükülüyor, eğiliyor. Kimi diziler, tarihsel kişi ve olayların adlarını ve biçimlerini değiştirerek bilinç bulandırırken kimileri de vatansızlık cephesinde yer alanları vatan cephesine taşımaya çalışıyor. Vatanım Sensin ve müstakbel Abdülhamit dizilerinin buluştuğu ortak nokta tarihi yapanlara sadık kalmamaktır. Tarihi yazanların, yapanlara sadık kalmamasının sonucu kuşatma altındaki bir ülkenin milli kimliğini kaybetmesiyle sonuçlanır. Milli kimliğini kaybeten cemiyetlerin( toplum) başına neler geleceğini üstadımız Ziya Gökalp esaslı bir biçimde anlatır. Dizi çekenlerin, müfredat yazanların okuması önerilir.

Tüm bu vesilelerle akıllara -AKP’lilerin pek sevdiği padişahlardan Abdülaziz dönemi geliyor. Sultan Abdülaziz’in sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa’nın sözü meşhurdur: ‘Siz içeriden biz dışarıdan uğraştığımız halde devleti yıkamadık’ Evet yıkamamışlardı çünkü yine bu dizi ve müfredat yazarlarının pek sevmediği Mithat Paşa o sultanı da onun İngilizci, Rusçu sadrazamlarını yıkmıştı. Evet bu ülke parçalanmadı çünkü bu ülkenin hala Bab-ı Ali’yi basanların aklını ve yüreğini taşıyan devrimcileri var.

Türkiye’yi yönetenlerin önündeki kabullenemedikleri bir gerçek var: Siz tarihte kendinize kimi örnek alıyorsanız hepsi işbirlikçi çuvalına doluyor, bir karar vermeniz gerekiyor: Vatanımızı savunmak için savaşmaya devam edecekseniz tarihi bükmeyecek ve rol-model aldığınız isimleri değiştireceksiniz. Keçecizade Fuat, Mahmut Nedim, Kamil Paşa çizgisinde misiniz yoksa Mithat, Talat, Enver ve Mustafa Kemal çizgisinde mi? Verdiğiniz karara göre millet de bir karar verecektir.

oncugenclik.org.tr, 02.02.2017

Paylaş: