Ana Sayfa Bilimsel Sosyalizm MARKSİZMİN ÜÇ KAYNAĞI

MARKSİZMİN ÜÇ KAYNAĞI

1367

V. I. Lenin MARKSİZMİN ÜÇ KAYNAĞI VE ÜÇ BİLEŞENİ *
Teori Sayı 201 Ekim 2006

Marx’ın öğretisi, tüm uygar dünyada, Marksizmi bir tür “zararlı tarikat” olarak gören bütün burjuva (gerek resmi, gerekse de liberal) bilimin en acımasız düşmanlığını ve en büyük nefretini üzerine çekmektedir. Zaten başka bir tutum da beklenemez, çünkü sınıf mücadelesi üzerine kurulu bir toplumda “tarafsız” herhangi bir sosyal bilim olamaz. Tüm resmi ve liberal bilim, şu ya da bu biçimde, ücretli köleliği savunur, oysa Marksizm bu köleliğe karşı amansız bir savaş açmıştır. Ücretli köleliğin var olduğu bir toplumda bilimin tarafsız olmasını beklemek, aynen, sermayenin kârını düşürerek işçilerin ücretini yükseltme sorununda fabrikatörden tarafsız olmasını beklemek gibi budalaca bir saflık olacaktır. Dahası var. Felsefe tarihi ve sosyal bilimler tarihi, son derece açık biçimde Marksizmin dünya uygarlığının gelişmesinin anayolunun dışında oluşmuş herhangi bir kapalı, kemikleşmiş öğreti anlamında bir “sekterlik”e benzeyen hiçbir şey içermediğini göstermektedir. Tam tersine Marx’ın bütün dehası tam da, insanlığın en ileri düşünürleri tarafından ortaya atmış sorulara yanıt vermesinde yatmaktadır. Onun öğretisi, felsefe, politik ekonomi ve sosyalizmin en büyük temsilcilerinin öğretilerinin doğrudan ve dolaysız devamı olarak ortaya çıkmıştır. Marx’ın öğretisi her şeye kadirdir, çünkü doğrudur. Kendi içinde bütünlüklü ve uyumludur, insanlara, hiçbir batıl inançla, hiçbir gericilikle, hiçbir burjuva köleliğinin savunulmasıyla uzlaşmayan bütünlüklü bir dünya görüşü verir. İnsanlığın on dokuzuncu yüzyılda Alman felsefesi, İngiliz politik ekonomisi ve Fransız sosyalizminin şahsında yaratmış olduğu en iyi şeylerin meşru mirasçısıdır. Şimdi Marksizmin bu üç kaynağı ve aynı zamanda bileşeni üzerinde biraz durmak istiyoruz.

I
Marksizmin felsefesi materyalizmdir. Tüm yakın tarihi boyunca Avrupa’da ve özellikle de on sekizinci yüzyılın sonunda Fransa’da, bütün ortaçağ pılıpırtısına karşı, kurumlardaki ve düşüncelerdeki köleliğe karşı tayin edici meydan savaşının verildiği bu ülkede, materyalizmin, doğa bilimlerinin bütün öğretilerine sadık kalan, batıl inançlara, ikiyüzlülüğe vb. düşman biricik tutarlı felsefe olduğu görülmüştür. O nedenle demokrasi düşmanları bütün güçleriyle materyalizmi “çürütme”, baltalama, karalama gayreti içinde olmuşlar ve daima şu ya da bu biçimde dinin savunulmasına ya da desteklenmesine çıkan felsefi idealizmin çeşitli biçimlerini himaye etmişlerdir. Marx ve Engels felsefi materyalizmi azimle savundular ve bu temelden her sapmanın ne kadar yanlış olduğunu tekrar tekrar gözler önüne serdiler. Onların görüşleri, en açık ve en ayrıntılı biçimde, Komünist Partisi Manifestosu gibi her sınıf bilinçli işçinin elkitabı olan Engelsin Ludwig Feuerbach ve Anti-Dühring adlı eserlerinde yer alır. Ne var ki Marx, on sekizinci yüzyıl materyalizminde takılıp kalmamış, felsefeyi daha da geliştirmiştir. Marx felsefeyi, Feuerbach’ın materyalizmine yol açmış, olan klasik Alman felsefesinin, özellikle de Hegelci sistemin kazanımlarıyla zenginleştirdi. Bu kazanımların en önemlisi diyalektiktir, yani en tam, en derin ve tek yönlülükten en arınmış şekliyle gelişme öğretisidir, bize, sürekli gelişen maddenin bir yansımasını veren insan bilgisinin göreliliği öğretisidir. Eski ve çürük idealizme sürekli “yeni” dönüşleriyle burjuva filozofların öğretilerine rağmen, doğa bilimlerindeki en son buluşlar -radyum, elektronlar, elementlerin dönüşümü- Marx’ın diyalektik materyalizmini parlak biçimde doğrulamıştır. Marx, felsefi materyalizmi derinleştirip sonuna kadar geliştirmiş, doğanın bilgisini insan toplumunun bilgisine genişletmiştir. Marx’ın tarihi materyalizmi bilimsel düşüncede muazzam bir kazanım olmuştur. O zamana kadar tarih ve politika konusunda hüküm süren kaosun ve keyfiliğin yerini, toplumsal yaşamın bir biçiminden, üretici güçlerin gelişiminin bir sonucu olarak başka, daha yüksek bir biçimin nasıl geliştiğini -örneğin serflik düzeninden kapitalizmin doğduğunu, gösteren kendi içinde bütünlüklü ve uyumlu bir bilimsel teori almıştır. Tıpkı insan bilgisinin, ondan bağımsız olarak var olan doğayı, yani gelişen maddeyi yansıtması gibi, insanın toplumsal bilgisi de (yani çeşitli felsefi, dini, politik vb. görüşler ve öğretiler) toplumun ekonomik yapısını yansıtır. Politik kuruluşlar ekonomik temel üzerinde yükselen bir üstyapıdır. Örneğin bugünkü Avrupa devletlerinin çeşitli siyasi biçimlerinin nasıl burjuvazinin proletarya üzerinde hâkimiyetini sağlamlaştırmaya hizmet ettiğini görüyoruz. Marx’ın felsefesi, insanlığa ve özellikle de işçi sınıfına güçlü bilgi araçları veren mükemmel felsefi materyalizmdir.

II
Ekonomik yapının, üzerinde siyasi üstyapının yükseldiği temel olduğunu kavradıktan sonra Marx, dikkatini her şeyden önce bu ekonomik yapıyı incelemeye yöneltti. Marx’ın başeseri Kapital, bugünkü, yani kapitalist toplumun ekonomik yapısının araştırılmasına ayrılmıştır. Klasik politik ekonomi, Marx’tan önce İngiltere’de, en gelişmiş kapitalist ülkede ortaya çıktı. Ekonomik yapıyı araştıran Adam Smith ve David Ricardo, emek-değer teorisinin temelini yarattılar, Marx onların eserini devam ettirdi. Bu teoriyi tam olarak temellendirdi ve tutarlı bir biçimde geliştirdi. Her metanın değerinin, o metanın üretimi için harcanan toplumsal olarak gerekli çalışma süresi miktarıyla belirlendiğini gösterdi. Burjuva iktisatçıların şeyler arasında bir ilişki (metaya karşı metanın değiş-tokuşu) gördüğü yerde Marx, insanlar arasında bir ilişkiyi ortaya çıkarmıştır. Meta değiş-tokuşu tek tek üreticiler arasında pazar aracılığıyla kurulan bağı ifade eder. Para, bu bağın, tek tek üreticilerin tüm ekonomik yaşamını kopmaz tek bir bütün haline getirerek gittikçe daha sıkı hale gelmesi demektir. Sermaye bu bağın daha da gelişmesi demektir: insanın işgücü meta haline gelir. Ücretli işçi işgücünü toprağın, fabrikaların, üretim araçlarının sahibine satar. İşçi işgününün bir kısmını kendisi ve ailesinin geçimi için gerekli harcamaları karşılamak için kullanır (ücret), günün diğer bölümünde ise parasız çalışır, kapitalistler için, kapitalistler sınıfının kârının kaynağı, zenginliğinin kaynağı olan artı-değer yaratır. Artı-değer öğretisi Marx’ın iktisadi teorisinin köşe taşıdır. İşçinin emeğiyle yaratılan sermaye, işçiyi ezer, küçük mülk sahibini mahveder ve bir işsizler ordusu yaratır. Sanayide büyük işletmenin zaferi daha ilk bakışta görülürken, tarımda da aynı şeyi görürüz: tarımda kapitalist büyük işletmenin üstünlüğü büyür, makine kullanımı artar, köylü iktisadı para sermayenin ağına düşer, yıkılmaya yüz tutar ve geri tekniğin yükü altında yok olur. Tarımda küçük işletmenin batışı başka biçimler alır, fakat batışın kendisi tartışma götürmez bir olgudur. Küçük üretimi yok ederek sermaye, emeğin üretkenliğinin yükselmesine ve en büyük kapitalistlerin birlikleri için bir tekel konumunun yaratılmasına yol açar. Üretimin kendisi gittikçe daha fazla toplumsallaşırken –yüz binlerce ve milyonlarca işçi planlı bir ekonomik organizma olarak birleşir-, ortak çalışmanın ürününe bir avuç kapitalist el koyar. Üretim anarşisi, krizler, pazarlar uğruna vahşi mücadele ve halk kitlesi için geçim sıkıntısı artar. Kapitalist düzen, işçinin sermayeye bağımlılığını artırırken, birleşik emeğin muazzam gücünü yaratır. Marx, meta üretiminin ilk başlarından, basit değiş-tokuştan başlayarak, kapitalizmin gelişmesini en yüksek biçimine, büyük üretime kadar izlemiştir. Ve gerek eski, gerekse de yeni tüm kapitalist ülkelerin deneyimi, yılbeyıl artan sayıda işçiye Marx’ın bu öğretisinin doğruluğunu çarpıcı biçimde gösteriyor. Kapitalizm bütün dünyada zafer kazanmıştır, ne var ki bu zafer işçilerin sermaye üzerindeki zaferinin sadece ön basamağıdır.

III
Kölelik yıkılıp “özgür” kapitalist toplum dünyaya gözünü açtığında, bu özgürlüğün, emekçileri ezme ve sömürmenin yeni bir sistemi demek olduğu hemen görüldü. Bu baskının yansıması ve ona karşı protesto olarak, derhal çeşitli sosyalist öğretiler ortaya çıktı. Fakat ilk sosyalizm ütopik bir sosyalizmdi. Bu teori kapitalist toplumu eleştiriyor, mahkûm ediyor ve lanetliyor, yıkılmasını düşlüyor, daha iyi bir düzenin hayalini kuruyor, zenginleri sömürünün gayri-ahlakiliğine ikna etmeye çalışıyordu. Ne var ki ütopik sosyalizm gerçek bir çıkış yolu gösterecek durumda değildi. Ne kapitalizmde ücret köleliğinin özünü açıklayabilmiş, ne onun gelişme yasalarını keşfedebilmiş, ne de yeni bir toplumun yaratıcısı olabilecek toplumsal gücü bulabilmişti. Oysa Avrupa’nın her yerinde ve özellikle de Fransa’da feodalizmin, serfliğin çöküşüne eşlik eden şiddetli devrimler, bütün gelişmenin esası ve itici gücü olarak sınıf mücadelesini daha açık biçimde ortaya çıkarıyordu. Derebeyler sınıfı üzerinde siyasi özgürlüğün tek bir zaferi bile, bunların umutsuz direnişiyle karşılaşmaksızın elde edilmedi. Tek bir kapitalist ülke bile, kapitalist toplumun çeşitli sınıfları arasında bir ölüm kalım mücadelesi vermeksizin az çok özgür, demokratik bir temelde ortaya çıkmadı. Marx’ın dehası, herkesten önce buradan dünya tarihinin öğrettiği sonucu çıkarmayı ve onu tutarlılıkla geliştirmeyi bilmiş olmasında yatar. Bu sonuç sınıf mücadelesi öğretisidir. İnsanlar her zaman aldatılmanın ve kendi kendini aldatmanın saf kurbanları olmuşlardır ve herhangi bir ahlaki, dini, politik, sosyal safsata, açıklama ve vaadin arkasında şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece kurban olmaya devam edeceklerdir. Reformlar ve iyileştirmelerden yana olanlar, ne kadar kötü ve çürümüş olursa olsun, her eski kurumun, şu ya da bu egemen sınıf güçlerince muhafaza edildiğini ve bu sınıfların direnişini kırmak için sadece bir tek çarenin bulunduğunu kavramadıkları sürece, eskiyi savunanlarca aldatılacaklardır. Bizzat bizi çevreleyen toplum içinde, eskiyi ortadan kaldıracak ve yeniyi yaratacak gücü oluşturabilecek durumda -ve toplumsal konumu nedeniyle bunu yapmak zorunda- olan güçler bulmak, onları aydınlatmak ve mücadele için örgütlemek. Sadece Marx’ın felsefi materyalizmi, proletaryaya, o zamana kadarki bütün ezilen sınıfların içinde sefil bir hayat yaşadıkları düşünsel kölelikten çıkış yolunu göstermiştir. Sadece Marx’ın iktisadi teorisi kapitalizmin genel düzeni içinde proletaryanın gerçek konumunu açığa çıkarmıştır.

Amerika’dan Japonya’ya, İsveç’ten Güney Afrika’ya tüm dünyada proletaryanın bağımsız örgütlerinin sayısı artıyor. Proletarya kendi sınıf mücadelesini yürüterek kendini aydınlatıp eğitmeye çalışıyor, burjuva toplumunun önyargılarından arınıyor, saflarını gittikçe sıklaştırıp başarı derecesini ölçmeyi öğreniyor, güçlerini çelikleştiriyor ve karşı konulamaz biçimde büyüyor.

* Mart 1913; Lenin, Seçme Eserler, Cilt 11, sayfa 13-19, İnter Yayınları