Ana Sayfa Manşet ADIMIZ MİSKİNDİR BİZİM

ADIMIZ MİSKİNDİR BİZİM

508

Biz kimseye kin tutmayız ağyar bile yardır bize

Kanda ıssızlık var ise mahalle vü şardır bize

Adımız miskindir bizim düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız kamu alem birdir bize

Ağyar: Dost olmayan

Kanda: Nerede

Şar: Şehir

Kamu: Bütün

Yunus Emre miskinliğiyle övünecek kadar yüce gönüllüdür. Miskin; mülksüz, yoksul, halk tabakası anlamına gelmektedir. Mal, mülk biriktirmenin saygınlık göstergesi olduğu bir toplumda Yunus, mülksüzlüğü tüm insanları kucaklayan bir felsefeyle birleştirerek üstün kılmıştır. “Dünya malı yalandır” diyerek mal mülk peşinde koşmamayı öğütlemiştir.

2015 yılında TRT’de yayınlanan “Yunus Emre: Aşkın Yolculuğu” dizisi de Yunus’un kadılıktan miskinliğe uzanan hikayesini olağanüstü bir kurguyla anlatıyor.

Avare Yunus Değil Kadı Yunus

Dizi Yunus Emre’nin üzerine örtülmeye çalışılan mistik örtüyü kaldırıyor ve Yunus’u yetiştiği tarihsel koşullar içerisinde ayakları üzerine oturtuyor.

Daha önce Yunus Emre üzerine yapılmış birçok incelemede Yunus Emre’nin eğitim görmemiş kendi halinde bir köylü çocuğu olduğu işlenmektedir. 2014 yapımı “Yunus Emre: Aşkın Sesi” filmi Yunus Emre’yi “içinden gelen ilhama” indirgemiştir. Halbuki Yunus Emre bundan fazlasıdır. Türkçe’yi Yunus Emre düzeyinde olgun bir şekilde kullanan birinin o koşullar içerisinde nitelikli bir eğitim almamış olması mümkün değildir.

Dizide de bu olgudan hareketle Yunus Emre’nin Karatay Medreselerinde eğitim görmüş bir Selçuklu kadısı olduğu tezi işlenmektedir. Dizi Selçuklu kadısı olarak Nallıhan’a atanan Yunus’un yolda Taptuk Emre ile tanışmasıyla başlar.

“Ben Bilmem”

Yunus Emre’nin şiirinde işlediği konulara baktığımızda kibirle mücadelenin büyük bir yer tuttuğunu görürüz. Yunus’un ömrü “donunda gezen canavarlarla” mücadele etmeyle geçmiştir. Buradan Yunus Emre’nin kibre düşebilecek bir hayat geçirdiği sonucuna ulaşmamız mümkündür. Bu yönden Yunus’un Selçuklu kadısıyken Taptuk’un kapısına kul olması hikayesi, basit bir tekke müridi iken köy köy dolaşması hikayesinden daha tutarlıdır. Karatay medreselerinden büyük alimlerden eğitim görmüş, Selçuklu’nun haşmetli bir kadısı olarak Nallıhan’da görev yapan Yunus’un Taptuk’un kapısında bir oduncu olarak kibre kapılması gayet mantıklı gözükmektedir.

Dizide de Yunus’un içindeki bu çelişki çok güzel bir kurguyla sürekli olarak işlenmiştir. Taptuk Emre Yunus’un en büyük çelişkisinin kibri olduğunu kavrayacak ki Yunus Emre’yi kendi yöntemiyle eğitmeye başlar. Kadılığı bıraktıktan sonra Taptuk Emre dergahına giren Yunus adli bir meseleyi çözmek için gönüllü olur. “Bu işi en iyi ben bilirim” der. Taptuk Emre de bunun üzerine Yunus Emre’den “Ben bilmem!” zikrini çekmesini ister. Bundan sonra Yunus’a ne sorulursa sorulsun “Ben bilmem!” diyecektir. Yunus Emre “Ben bilmem!” zikrinin manasını kavrayana kadar bu zikri çekerek kendini terbiye eder. Yunus Emre’nin “nefsiyle” mücadelesi en temel çelişkisi üzerinden başlar.

En Büyük Mücadele Nefse Karşı

Son dönemlerde TRT’de birçok güzel yapıt yayınlanmaktadır. Bu yapıtlar toplumumuzda milli bilincin oluşması bakımından çok etkili oluyor ancak dizilerde konuların işlenişi basit bir biçimde “kötüler iyileri yenmeye çalışıyor, iyiler de kötülerle mücadele ediyor” kurgusuna sıkıştırılmaktadır.

Halbuki insanın en büyük mücadelesi kendisiyledir. İnsanı çürüten karşısındaki kötüler değil içindeki canavarlardır. Yunus’un kendi içindeki canavarlarla mücadelesi Yunus’u Yunus Emre yapan mücadeledir. İşte Yunus Emre dizisi bu yönüyle de çok özgün bir aktarıma sahiptir.

Taptuğun Kapusunda Pişmek

“Kuruyuduk yaş olduk ayak olduk baş olduk

Kanatlandık kuş olduk uçtuk elhamdülillah

Taptuğun tapusunda kul olduk kapusunda

Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah”     

Yunus Emre’nin Yunus Emre olmasında iki temel dayanak noktası vardır. Birisi gördüğü medrese eğitimi diğeri de Taptuk Emre Dergahı’dır. Yunus Emre’nin entelektüel birikiminin oluşmasında, Türkçe’yi o kadar yalın ve sadece kullanmasında, derin tarih bilgisinde gördüğü eğitim belirleyicidir. Onu bugüne taşıyan felsefesi de Taptuk Emre Dergahı’nda şekillenmiştir.

İslam içerisinde Ahmet Yesevi ile birlikte kurumsallaşmaya başlayan tekkeler ve dergahlar özellikle Moğol istilasından sonra Anadolu’da birleştirici roller üstlenmiştir. 12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu’da yaşanan aydınlanmada tekkeler, dergahlar, tarikatlar aydınların temel örgütlenme alanlarıydı. Hatta onun öncesinde de yine Orta ve Batı Asya’da yaşanan İslam aydınlanmasında tarikatların önemli bir rolü olmuştur. İslam aydınları tarikatlarla İslam içerisinde fikirlerini genişçe ifade edebiliyordu. Tarikat o dönem için İslam içerisinde farklı bir yol çizmenin aracıydı. Tarikat adının “yollar” anlamına gelmesinin sebeplerinden biri de budur. O dönemki tarikatları bugünkü siyasi partilere de benzetebiliriz. 10-13. y.y. arasında bir partiye üye olup siyaset yapmak isteseydiniz tarikata girmeniz gerekirdi.

            Yunus da işte bu koşullarda Taptuk Emre’nin dergahında pişerek Yunus Emre olmuştur. Yunus’un o felsefeyi kavramasında Asya’nın derinliklerinden gelen kültürün, Ahmet Yesevi’den gelen tasavvuf rüzgarının ve Anadolu’nun medeniyet birikiminin payı büyüktür. Bunları da Taptuğun kapusunda gördüğü eğitimle elde etmiştir.

Güle Dönüşen Diken

“Tarla bilmez üstünde yetişen gül müdür diken midir diye. Suyu verirsin tarlaya. Üzerinde diken de büyür gül de büyür. Diken her zaman diken olarak kalmaz. Suyu yedikçe güle döner.”

Bu felsefi derinlik ancak örgütlü bir yapı içerisinde doğabilir. İşte Taptuk Emre’de oluşan bu derinlik Ahmet Yesevi’den bu yana gelen dergahlaşma, birlenme, örgütlenme felsefesinin bir sonucudur. Selçuklu’nun çöküş döneminde olduğu ve düzen kurulamadığı bir ortamda “iktidar olabilecek” tek felsefe bu birlik felsefesidir. Bu yüzden de dergahlar, tekkeler, ahiler Anadolu’nun dört bir yanında bir bir filizlenmiştir.

İşte Yunus Emre dizisi de Yunus’un bu dergah içinde pişişini, dikenken güle dönüşüşünü ayakları yere basan bir biçimde ve son derece yalın bir anlatımla anlatıyor.

Sezer ÖZSEVEN
Öncü Gençlik Genel Sekreteri