Cumhuriyet Halk Partisi, bugün tarihsel bir hesaplaşmanın ve ideolojik yol ayrımının merkezinde bulunuyor. Son dönemde gündeme damga vuran mutlak butlan kararı, bir genel başkanlık değişiminin ötesinde partinin emperyalizmin güdümünden arınması ve özüne dönmesi sürecinin en önemli aşaması olarak karşımıza çıkıyor.
Mutlak butlan kararı sonrası partide yeniden genel başkanlık sorumluluğu üstlenen Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’yi bekleyen asıl büyük görevin bir arınma süreci olduğunu vurguladı. Kılıçdaroğlu’nun söylemlerinin odağında yer alan kuruluş kodlarına dönüş vaadi, gelecek dönem Türkiye’si için büyük önem taşıyor.
CHP’nin dönüşümünü anlamak için kuruluşundan bugüne geçen süreci, yol ayrımlarını bilmemiz lazım.
Milli Mücadelenin Siyasi Programı
Cumhuriyet Halk Partisi, Türk milletinin bağımsızlık savaşının ateşi içinde doğmuş devrimci bir örgütlenmedir. Partinin tarihsel kökleri 19. yüzyılın ortalarındaki Yeni Osmanlılar ve İttihat Terakki geleneğine kadar uzanmaktadır. CHP, 4 Eylül 1919 günü Sivas Kongresi’nde İstiklâl Savaşı’nı örgütleyen merkezi irade olarak kurulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, sonraki kongrelerde de bu gerçeği devamlı vurgulamış ve partinin asıl kuruluşunun Sivas Kongresi olduğunu belirtmiştir. Zaferden sonra, 9 Eylül 1923 tarihinde “Halk Fırkası” adıyla yasallaşmış, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte “Cumhuriyet Halk Fırkası” ismini alarak yeni devletin inşasına liderlik etmiştir.
1919-1938 yılları arasındaki Atatürk liderliğindeki dönem, partinin devrimci kimliğinin inşa edildiği en kritik süreçtir. Partinin ilk kapsamlı programı sayılabilecek 13 Eylül 1920 tarihli Halkçılık Programı, milleti emperyalizmin tahakkümünden kurtarmayı ve milli hakimiyeti kurmayı hedeflemiştir. Cumhuriyet Halk Partisi, halkı Ortaçağ imtiyazlarından arınmış, yasalar önünde eşit bireylerden oluşan bir toplum olarak tanımlamıştır.
Bu döneminde CHP siyasetinin temelini “Altı Ok” (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik) oluşturmuştur. 1931 ve 1935 kurultaylarında programın doruğuna ulaşan bu ilkeler, 1935 yılında Kemalizm adıyla bir devrim programı olarak ortaya çıkmıştır. Arasız devrimler şiarıyla toplumsal ve kültürel dönüşümün kesintisiz sürmesi hedeflenmiş, feodal yapıyı tasfiye edecek köklü adımları parti programına dahil etmiştir.
Aynı dönem dış siyasette ise CHP, Türkiye’yi emperyalizmin tahakkümüne karşı direnen “mazlum milletler” safında konumlandırmış ve tam bağımsızlık ilkesinden asla taviz vermemiştir. Bu anlayışın doğal bir uzantısı olarak, emperyalist kuşatmayı yarmak için Sovyetler Birliği ile stratejik bir dostluk ve dayanışma politikası izlenmiştir. Atatürk, özellikle ömrünün son yıllarında dış politikada Sovyet dostluğundan ayrılmamayı devrimin geleceği için hayati bir vasiyet olarak bırakmıştır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi rehberliğinde, diğer devletlerle ilişkilerde mutlak bir fiili eşitlik gözetilmiş, aynı zamanda Türkiye, Balkan Antantı ve Sadabat Paktı gibi anlaşmalarda bölge merkezli bir dış politika izlemiştir. Atatürk, 4 Ocak 1922’de SSCB Devlet Başkanı Lenin’e gönderdiği mektupta “sonuç olarak, bugünün Türkiye’si, Batı Avrupa’ya olduğundan çok, bir bakıma, Rusya’ya daha yakındır. Sonra, ülkelerimiz arasında bir başka benzerlik, bizim kapitalist ve emperyalist düzene karşı savaşmamızdır” demiştir. Sonuç olarak Türkiye, Cumhuriyet’in ilk döneminde, Balkanlardan Asya içlerine kadar bir Avrasya Birliği’nin kurulmasının önder ülkesi olmaya girişmiştir.
Atlantik Sistemine Geçişin Temelleri
Atatürk’ün vefatının ardından Cumhuriyet Halk Partisi, kurucu önderinin “arasız devrimler” şiarından ve tam bağımsızlıkçı rotasından saparak, Türkiye’yi adım adım Atlantik sisteminin bir parçası haline getiren tarihsel bir kırılma sürecine girmiştir. Bu ideolojik dönüşüm, bizzat partinin kendi içinden çıkan ve köklerini Tanzimat Islahatçılığında bulan muhafazakar bir eğilimin yükselmesiyle başlamıştır. Henüz 1939 yılında Tanzimat’la barışma hamlesiyle ilk işaretlerini veren bu yeni yönelim, Kemalist Devrim’in antiemperyalist özünü Batıcılıkla değiştirmeye başlamış, devrimciliğin yerini statükoyu korumaya çalışan bürokratik bir tutuculuğa bırakmıştır. İkinci Dünya Savaşı yılları, partinin halkçı ve devrimci niteliğinin aşındığı, parti içindeki sınıfsal dengelerin toprak ağaları ve büyük sermaye lehine değiştiği bir dönem olmuştur.
1945 yılı, Türkiye’nin stratejik mevzi değiştirmesinde asıl eşik olarak belirmiştir. Atatürk’ün, Türkiye’nin emperyalist blokun denetimine girmemesi için bıraktığı “Sovyetler Birliği ile dostluktan ayrılmayın” şeklindeki stratejik vasiyeti, savaş sonrası oluşan yeni dünya dengelerinde göz ardı edilmiştir. CHP yönetimi bağımsızlıkçı bir hat izlemek yerine, ABD öncülüğündeki “Hür Dünya”nın bir parçası olmayı gönüllü olarak tercih etmiştir. Bu tercih Kemalist Devrim’in kazanımlarının tasfiyesidir. Nitekim 1946’da gündeme gelen Toprak Kanunu’nun başarısızlığa uğraması ve Köy Enstitüleri’nden vazgeçilmesi, Atlantik sistemine girişin bedeli olarak ödenen ilk tavizlerdir.
Sonradan aynı cümleyi tekrarladığı için Celal Bayar’a atfedilmiş olan “yakın bir gelecekte, Türkiye küçük bir Amerika haline gelecektir” sözü, CHP’nin milletvekillerinden Başbakan Yardımcısı Nihat Erim tarafından 19 Eylül 1949’da dile getirilmiştir.
“Küçük Amerika” olma hedefi, Türkiye’nin geleceği olarak sunulmuştur. 1947 yılında toplanan 7. Büyük Kurultay, bu ideolojik teslimiyetin resmileştiği bir platforma dönüşmüş, partinin devrimci yöntemlerden vazgeçilmesi karara bağlanmıştır. Aynı dönemde, bağımsız bir sanayileşme atılımını öngören kalkınma planları ABD tarafından fazla devletçi bulunduğu için reddedilmiş, bunun üzerine CHP hükümeti, Türkiye’yi emperyalist işbölümü içinde Batı’nın tarım ve hammadde ambarı yapmayı kabul eden Vaner Planı ve Marshall yardımı projelerine sarılmıştır. Ekonomik bağımsızlıktan vazgeçilmesi, siyasi egemenliğin de devrini beraberinde getirmiş, Türkiye 1947’de IMF ve Dünya Bankası’na girerek, kurucu ideolojisinin en temel direklerinden biri olan ekonomik bağımsızlık ilkesini bizzat CHP eliyle terk etmiştir.
1950 yılına gelindiğinde, CHP liderliği “Batı tipi demokrasiye” geçişin bir gereği olarak, 1937’de anayasaya konulan Altı Ok ilkelerinin anayasadan çıkartılmasını savunacak bir noktaya varmıştır.
Ortanın Solu’ndan Sosyal Demokrasi’ye
1950 yılında iktidarın Demokrat Parti’ye devredilmesi, CHP için sadece bir seçim yenilgisinin ötesinde, aynı zamanda köklü bir kimlik bunalımının ve ideolojik dönüşümün başlangıç noktasıdır. Bu tarihten itibaren CHP, kurucu devrimci mirası ile çok partili hayatın getirdiği yeni siyasal zorunluluklar arasında sıkışan bir muhalefet partisi kimliğine bürünmüştür.
1950’li yıllar boyunca CHP, dış politikada DP ile büyük ölçüde örtüşen Atlantikçi ve NATO yanlısı bir çizgi izlerken, iç politikada kendisini hukuk devletinin koruyucusu olarak konumlandırmıştır. Bu dönemde partinin en önemli çıkışı, 1959 yılında ilan edilen “İlk Hedefler Beyannamesi” olmuştur. Bu bildirgeyle CHP; kuvvetler ayrılığı, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması ve nispi temsil gibi liberal-demokratik reformları savunmaya başlayarak, 1924 Anayasası’nın devrimci “güçler birliği” ilkesinden fiilen vazgeçmiştir.
27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra CHP, 1961 Anayasası’nın hazırlanmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Ancak bu anayasa ile birlikte, 1937’de devletin temel nitelikleri olarak anayasaya giren Altı Ok ilkeleri anayasa metninden çıkartılmış, yerini “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” tanımı almıştır. Bu değişim, CHP’nin devlet partisi kimliğini terk ederek sistem içi bir denge unsuru haline gelmesinin anayasal tescili olmuştur. 1961-1965 arası koalisyon hükümetleri döneminde ise parti, kalkınma planlarında özel sektöre verilen tavizler ve “Atatürk Islahatı” gibi yumuşatılmış söylemlerle devrimci dinamizmini yitirdiğini göstermiştir.
1965 yılı, CHP siyasetinde “Ortanın Solu” kavramının resmen ilan edildiği tarihsel bir dönemeçtir. İsmet İnönü tarafından Türkiye İşçi Partisi’nin yükselen etkisini kırmak ve halkla yeni bir bağ kurmak amacıyla ortaya atılan bu slogan, partideki iki çizgi mücadelesini alevlendirmiştir. Bir tarafta Turhan Feyzioğlu’nun temsil ettiği muhafazakâr kanat, diğer tarafta ise Bülent Ecevit ve Turan Güneş’in başını çektiği reformcu ekip karşı karşıya gelmiştir.
Bu süreçte Turan Güneş’in teorize ettiği “bürokrasi-halk çelişkisi”, CHP’nin kendi geçmişini seçkinci ve bürokratik olarak yaftalayıp reddetmesinin fikri zeminini oluşturmuştur. Bu yeni tarih okumasına göre DP’nin 1950 zaferi bir halk devrimi olarak görülürken, Kemalist devrimler halktan kopuk üstyapı devrimciliği olarak eleştirilmiştir. 1960’ların sonunda Ecevit’in liderliğinde yükselen bu “Demokratik Sol” anlayış, Altı Ok’un devrimci yöntemlerini terk ederek parlamentarist ve evrimci bir çizgiyi benimsemiştir.
1970’lerin başında CHP, Bülent Ecevit önderliğinde “Ortanın Solu” kavramını “Demokratik Sol” adıyla derinleştirerek Kemalizm’e yönelik sistemli bir eleştiri başlatmıştır.
Bu anlayış kendisini, “Ak Günlere” bildirgesinde somutlaşan bir düzen değişikliği vaadiyle tanımladı. Bu dönemde savunulan ekonomik model, özel sektör ve kamu sektörünün yanına üçüncü bir güç olarak eklenen “Halk Sektörü” oldu. Bu politika, mülkiyet ilişkilerini kökten değiştirmek yerine, halkın küçük tasarruflarını kooperatifler aracılığıyla yatırıma dönüştürerek tekelci sermayeye karşı bir denge unsuru yaratmayı amaçlıyordu. CHP bu süreçte kendisini hem devletçi bürokrasiye hem de tekelci kapitalizme karşı sözde insanca ve hakça bir düzen arayışı olarak konumlandırmıştır.
Aynı yıllarda laiklik anlayışında da büyük bir kırılma yaşanmış, “Tarihsel Yanılgı” teziyle halkın dinsel duyguları ile ilericilik arasında bir karşıtlık olmadığı savunulmaya başlanmıştır. Bu yaklaşım, 1974’teki CHP-MSP koalisyonunun ideolojik kılıfını oluşturmuş ve Kemalist aydınlanmacılığın yerini, dini yapıları sivil toplum kapsamında değerlendiren daha uysal bir laiklik yorumuna bırakmıştır. 1976 yılında kabul edilen yeni parti programıyla, Altı Ok’un yanına özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve halkın kendini yönetmesi gibi altı yeni “evrensel sosyal demokrasi” ilkesi eklenmiştir. Böylece Kemalizm, sosyal demokrasi çerçevesi içinde eritilmeye çalışılmıştır.
12 Eylül 1980 darbesiyle kapatılan CHP’nin ardından, bu mirasın temsilcileri olarak ortaya çıkan Halkçı Parti (HP), Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) ve bunların birleşimiyle doğan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP), kendilerini kurucu ideolojinin bürokratik ve seçkinci olarak yaftalanan ağırlığından kurtarmayı temel bir görev olarak saptadılar. Bu dönemde ideolojik pusula, Kemalist Devrim’in tam bağımsızlıkçı ve devletçi karakterinden, Atlantik sistemiyle uyumlu, sivil toplumcu ve liberal değerleri önceleyen bir “sosyal demokrasi” anlayışına doğru kaydırılmıştır.
Bu tarihlerde sosyal demokrat hareketin yaşadığı kimlik bunalımı, partinin kendi içindeki iki ana akım üzerinden şekillendi. Bir yanda Bülent Ecevit’in “Demokratik Sol” (DSP) çizgisi, 1980 öncesi hizip mücadelelerinden kaçınarak lider odaklı bir yapı kurarken, diğer yanda SHP içinde Deniz Baykal ve İsmail Cem tarafından ortaya çıkarılan “Yeni Sol” hareketi, Kemalizm’i açıkça “aşırı merkeziyetçi ve statükocu” bir miras olarak mahkûm etmekteydi. Baykal ve ekibine göre, Altı Ok artık güncelliğini yitirmiş, devletçilik ve milliyetçilik gibi ilkeler sol bir parti için ayak bağı haline gelmişti. Daha sonra bu anlayış Deniz Baykal tarafından “Altı Ok bizim aile fotoğrafımız. Babaannemizin resmi gibi odamızın duvarında asılı.” şeklinde ifade edilmişti.
1990’lara gelindiğinde CHP geleneği, neoliberal ekonomi politikalarına ve Batı sistemine teslimiyette sağ partilerle yarışır bir noktaya evrilmiştir. 1991 yılında SHP’nin PKK güdümündeki HEP ile yaptığı seçim ittifakı, kurucu partinin üniter yapı hassasiyetinden ne denli koptuğunu ve emperyalist bölücü planlara ne ölçüde zemin hazırladığını açıkça ortaya koymuştur. Ekonomik düzlemde ise 1994’teki 5 Nisan kararları ve ardından imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasıyla, milli ekonomiden ve tam bağımsızlıktan vazgeçerek, Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin tek taraflı müktesebatına mahkum etmiştir. Baykal’ın Gümrük Birliği’ni “Gazi Mustafa Kemal’in zaferi” olarak sunması, bu ideolojik sapmanın yarattığı büyük bir çarpıtmaydı. Çünkü bu süreç, Türkiye’nin egemenlik haklarının Batı’ya devredilmesinin yolunu açmıştır.
1999 yılına varıldığında, sosyal demokrat solun bu kimliksizleşme ve sisteme entegre olma süreci, CHP’nin tarihinde ilk kez parlamento dışında kalmasıyla sonuçlanmıştır. Bu başarısızlık, partinin halkın gerçek sorunlarından koparak, sivil toplumculuk maskesi altında etnik ve mezhepsel kimlik politikalarına sığınmasının doğal bir sonucudur.
DEVAM EDECEK
KAYNAKÇA:
Kemalist Devrim-9 CHP Tarihçesi – Dr. Doğu Perinçek – Kaynak Yayınları.
CHP’nin İdeolojik Dönüşümü: Kemalizmden Sosyal Demokrasiye – Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu – Kaynak Yayınları.
Emperyalizm ve Sosyal Demokrasi – Teori Dergisi, Sayı 409, Şubat 2024.
Altı Ok: Devrimci Mirası ve Geleceği – Teori Dergisi, Sayı 424, Mayıs 2025.
CHP’de Yüzyıllık Hesaplaşma – Teori Dergisi, Sayı 430, Kasım 2025.
ABD Hegemonyasının Çöküşü – Teori Dergisi, Sayı 437, Haziran 2026.
Aslında CHP İçinde Gerekli Bir Tartışma Yaşanıyor – Şule Perinçek – Aydınlık Gazetesi, 14 Haziran 2026.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: “FETÖ Ajanlarını Fark Edemedim”– Aydınlık Gazetesi, 30 Mayıs 2026.
Kılıçdaroğlu ‘Yeni Dünya’ Mesajıyla Ne Hedefliyor? CHP Kurmayları O Yol Haritasını Anlattı – Adnan Türkkan – Aydınlık Gazetesi, 5 Haziran 2026.
Kemal Kılıçdaroğlu: CHP Genel Başkanı Yurt Dışına Gidip “Bize Yardım Edin” Diyemez – Aydınlık Gazetesi, 9 Haziran 2026.
Kemal Kılıçdaroğlu: CHP’yi Kuruluş Kodlarına Kavuşturacağız – Aydınlık Gazetesi, 23 Mayıs 2026.
Parti Yönetimlerinin Satın Alındığı Ülkede Demokrasi Olmaz – Doğu Perinçek – Aydınlık Gazetesi, 22 Mayıs 2026.
Vatan Partisi Lideri Doğu Perinçek: Mutlak Butlan Bir Devlet Kararıdır – Aydınlık Gazetesi, 9 Haziran 2026.







