Ana Sayfa Yazılar ATA OGÜN KAPLAN YAZDI: TÜRKİYE VE ASYA

ATA OGÜN KAPLAN YAZDI: TÜRKİYE VE ASYA

1685

Ata Ogün Kaplan, Öncü Gençlik GYK Üyesi

“Biz Türkiyalılar

Asyai bir milletiz

Asyai bir devletiz.”

Büyük önderimiz Atatürk, 2 Mart 1922’de işte böyle yazıyordu. Bu cümleler 20. Yüzyılda başlayan ve günümüzde halen devam eden çağın anahtar cümleleriydi. 

DEVRİMLER ÇAĞI 

İnsanlık, demokratik devrimler çağını 1789’da Fransa’da açtı. Asya’da ise 1905 Rus, 1908 Türk, 1907-1909 İran, 1910 Meksika ve 1911 Çin demokratik devrimleriyle büyük bir pratiğe imza atıldı. Bu devrimleri 1917 Şubat ve Ekim, 1920 Türk (Kemalist), 1949 Çin, 1975 Vietnam, Kamboçya ve Laos devrimleri izledi. Görülüyor ki 1905’ten itibaren bir Asya Çağı açılıyor. Asya ülkeleri birbirlerinden etkilenerek ve doğrudan veya dolaylı şekilde birbirlerine yardım ederek devrimler gerçekleştirmişlerdir. Türkiye de Asya Çağında yerini almıştır.

TÜRKİYE’NİN ASYA’DA KONUMLANMASI

Atatürk, 1910’lu yıllardan itibaren dünyanın iki kutba ayrıldığını, bir kutbun sömürgeci, yayılmacı ve emperyalist Batı olduğu, diğer kutbun ise bu emperyalizme karşı mücadele veren Doğu olduğunu tahlil etmiştir. Bunun sonucunda Doğu milletlerinin ancak birlik olması durumunda emperyalizmi yeneceğinden şüphe duymamaktadır.

Atatürk, Türk milletinin verdiği mücadelenin sadece kendi için değil, tüm mazlum/şark milletler için olduğunu sık sık vurgular: “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı, belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır. Ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye kendisiyle birlikte olan Şark milletlerinin birlikte yürüyeceğinden emindir.” Yine başka bir konuşmasında Batı emperyalizmini ve birleşen Doğu milletlerini anlatır: “Dünya iki zümreye ayrılmaktadır. Birincisi Doğu: ki kendi mevcudiyetini, insanlığını, istiklalini müdriktir, bu bilinçle el ele vermiştir. Diğer bir zümre var ki, bunlar sırf kendi hırslarını tatmin etmek için çalışmaktadır. Fakat bunların gayesi insaniyetin, beşeriyetin iyiliğine yönelik olmadığı gibi bilakis zulüm, baskı olduğu için, onları lanetle yad etmekte kendimizi haklı görürüz” der.

Burada Türkiye ve Rusya’ya ayrı bir parantez açmak gerekir zira Türkiye’nin Asya’da konumlanmasının en büyük etkenlerinden biri Rusya’dır.

EL ELE İKİ ÜLKE: TÜRKİYE ve RUSYA

1905 yılında gerçekleşen Rus Demokratik Devrimi, Türk devrimcilerine cesaret ve güven vermiştir. Rusya’da parlamentonun kurulması, Türkiye’yi de hareketlendirecektir. Bu hareketlenme 23 Temmuz 1908 günü Hürriyet Devrimi’yle (2.Meşrutiyet) vücut bulur.

Türkiye ile Rusya arasındaki bağa birçok örnek verilebilir fakat fikrimce bamteli 1915 senesidir. 1915’de Türkiye, Çanakkale’de emperyalizme direndi ve zafer elde etti. Boğazlardan geçmek isteyen emperyalistlerin tek hedefi Türkiye’yi işgal etmek değildi. Aynı zamanda Kuzey’de Bolşevikler önderliğindeki devrimcilerle savaşan müttefikleri Çarlığa yardım götüreceklerdi. Böylelikle Çanakkale zaferi Çarlığın yıkımını getirdi ve Sovyet Devrimi’nin (Rus Devrimi) yolunu açtı; 1917 Ekim’inde Sovyet Devrimi gerçekleşti. Devrim, Türkiye’yi paylaşmak isteyen dört emperyalistten biri olan Çarlığı yıktı ve Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı için sağlam bir cephe gerisi yarattı. Lenin önderliğindeki Bolşevikler, içinde Türkiye’nin paylaşılma planlarının da bulunduğu onlarca anlaşmayı açıkladılar. Emperyalist cephe büyük yara aldı. Milli Mücadele dönemimizde ise Sovyetler Rusya’dan gerek maddi gerekse manevi çok büyük destekler aldık. İki ülkenin de düşmanı aynıydı, emperyalizmdi. Ülkelerin birbirine omuz vermesinden doğal şey yoktu.

Rus Devrimi lideri Lenin, Aralık 1921’de, Sovyet Elçisi Aralov’a “Mustafa Kemal Paşa tabii ki sosyalist değildir. Ama görülüyor ki iyi bir teşkilatçı, kabiliyetli bir liderdir. Milli burjuva ihtilalini o idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılabımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarını da silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor” der. Lenin’in bu sözleri oluşan dostluk ve cephe pratiğinin teorisidir. Atatürk’ün de meclis açıldığında ilk mektubunu Lenin’e göndermesi ve “Aziz Başkanım” hitabını kullanması bu sözleri daha da değerli hale getiriyor.

Cumhuriyet aydınlarımızdan Falih Rıfkı Atay ise “Eğer Lenin Çarlığı yıkmasaydı ve Rusya (Çarlık) zafer gününe erişseydi, İstanbul Rus olacaktı. İnsanın acaba bir İstanbul köşesine Lenin’in büstünü koysak mı diyeceği gelir” diyerek Rusya’nın ve Rusya ile dostluğun önemini anlatır. İstanbul’da belki Lenin büstü yoktur fakat Taksim Anıtı’na baktığımızda Atatürk’ün iki sıra arkasındaki kişinin, Lenin’in yukarıda yazdığımız sözlerini işiten Sovyet Elçisi Aralov olduğunu görürüz. Bu nazik hareket de dostluğun ve güvenin belirtisidir.

Buna ek olarak 26 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz şafağında Kocatepe’de Atatürk’ün arkasında siperde yatan Sovyet şapkalı ve Sovyet kaputlu Kızıl Ordu subayı, bize bu dostluğun boyutlarını hatırlatıyor.

            Meselenin özü şudur: Çanakkale direnişi olmasa Ekim Devrimi olmazdı ve Ekim Devrimi olmasa Türk Devrimi olmazdı. Bu devrimler Asya Çağını büyüttü.

            Devrim süreçlerine geri dönersek, iki devrimin soluk alma ve karşı-devrim aşamaları da birbirlerine çok benzemektedir. “Soluk alma”dan kastımız 1920’lerin başında verilen tavizlerdir. Sovyetler Birliği’nin Yeni Ekonomi Politikası’yla (NEP) kapitalistlere ödün verdiği yıllarda, Türkiye de 1923 başında toplanan İzmir İktisat Kongresi’yle özel girişimciliğe özendirecek bir sürece girer. Fakat 1930’lardan itibaren iki ülke de “devletçilik” ilkesine geri döner.

            Karşı-devrim süreçleri de hemen hemen aynıdır. SSCB, özellikle 1975 yılından sonra ciddi anlamda kapitalizme dönüş adımları atmıştır. Türkiye de 1945’lerden itibaren karşı-devrim sürecine girse de Kemalist Devrim’e yapılan en büyük ve sistemli saldırılar 1980 yılında gerçekleştirilmiştir. Önce Turgut Özal mimarlığındaki 24 Ocak kararları çıkarılmış, Türkiye’nin borç batağına batırılması ve küresel sermayenin altında bırakılması kararlaştırılmıştır. Devamında ise 12 Eylül Amerikancı darbesiyle tam anlamıyla Kemalist Devrimin altına dinamit konmuştur. Bu anlamda da iki Asya ülkesinin kader birliği mevcuttur.

            Türkiye’nin Asya’da konumlanmasının en büyük adımlarından biri de Atatürk’ün Irak ve Suriye’yle yapmak istediği konfederasyon planıydı.

MAZLUM MİLLETLERİN BÖLGESEL BİRLİĞİ: SURİYE VE IRAK İLE KONFEDERASYON PLANI

Emperyalist hegemonyanın dillendirmekten kaçındığı bu plan, Mustafa Kemal Paşa’nın, Irak ve Suriye ile ortak mücadele verdiği sırada şekillendi. İngiliz ve Fransız himayesi altındaki Irak ve Suriye ileride bağımsızlıklarını ilan edecek ve özgür Arap ülkeleri olacaktı. İşte o zaman bu bağımsız Arap ülkeleriyle Türkiye arasında bir konfederasyon oluşturulacaktı. Atatürk 24 Ocak 1920 tarihinde Halep’teki Arap Milli Teşkilatı Riyaseti’ne gönderdiği mektupta, Suriye, Irak ve Türkiye’nin bağımsızlıklarını kurtaracak bir “konfederasyon” teşkil eylemeyi veya gelecekte kararlaştırılmak üzere bir irtibat sağlamak amacıyla birlikte hareket etmeyi kabul ettiğini yazıyordu. Batı Asya’da nefes alan ve emperyalizmi bölgeden atmak isteyen bu üç devletin konfederasyon kurmasından doğal şey yoktu. Türkler ve Araplar, Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde beraber yaşamışlardı, ortak bir geçmişleri vardı. Bunun yanında yenilgiyle sonuçlanan 1. Dünya Savaşı’ndan büyük dersler çıkarılmıştı. Türkler, Arapların bağımsız devlet kurmalarının Türkiye’nin de yararına olduğunu anladılar. Araplar ise emperyalizmin güdümünde bir zaferin olmayacağı tecrübeyle kavradılar.

Mühim gayretlere rağmen bu konfederasyon oluşturulamadı. Çünkü ne Kurtuluş Savaşı sonrasında ne de 1930’lu yıllarda Irak ve Suriye bağımsızlıklarını kazanamadılar. Fakat Atatürk, bu birleştirici programdan asla vazgeçmedi. Konfederasyon için “(…) Bugünün henüz gelmiş olduğuna itiraf ederim ki kani değilim. Fakat o gün gelecektir.” diyerek ileriyi göstermiştir. Fakat bu ülkeler bağımsızlıklarını kazandıklarında da Türkiye’nin Amerikancılaşma süreci başladığından bu program gerçekleşememiştir.

Meseleye bugünden bakarsak, Türkiye’de Amerikancı/Atlantik sürecinin terk edilmesi, Suriye’de emperyalizmin yenilmesi ve Irak’ın yıllardır emperyalizme direnmesi bu ülkeler arasında doğal bir ittifak oluşturur. Bu ittifakın ilerleyen yıllarda, emperyalizmin bölgeden tümüyle kazınmasıyla konfederasyona dönüşmesi mümkündür. Önünde bir engel yoktur.

Peki bugün önümüzde ne duruyor? Dünyanın merkezi Asya’ya kayarken, Türkiye nasıl konumlanıyor?

ÖNÜMÜZDE NE VAR?

            Türkiye, Asya’da öncü ülke konumunu alma sürecine girmiştir. Süreci kavramak ve yorumlayabilmek için kırılma noktalarına bakmamız gerekir. İncelememiz gereken iki büyük kırılma noktası var. Birincisi 24 Temmuz 2015. Ne oldu bu tarihte? Türkiye, ABD’nin kara gücü PKK’yla amansız mücadeleye girişti. Sözde çözüm masası dağıtıldı. Türk Ordusu, emperyalizmin kara gücünü ezdi ve ezmeye devam ediyor. İkinci kırılma noktası ise 15 Temmuz 2016 Amerikancı/Fethullahçı darbe girişimi. “Hizadan çıkmaya başlayan” Türkiye’yi tekrar Atlantik cephesine sokma girişimi de diyebiliriz. Türkiye, ordusuyla, milletiyle bu girişime direndi ve zafer elde etti. Bu iki kırılma noktasından sonra Türkiye, tamamen Atlantik safını terk etti. Emperyalizm, Türkiye’nin Atlantik safını terk etmesini eli kolu bağlı izlemedi. Süreci bombalarla, suikastlarla, çeşitli provokasyonlarla baltalamaya, kendi lehine çevirmeye çalıştı. Özellikle bu süreçte gerçekleşen Rus savaş uçağının düşürülmesinin ve Rus Büyükelçisi Karlov suikastının amacı tamamıyla Türk-Rus birliğini dağıtmak, Asya ülkelerinin arasına dinamit koymaktı. Fakat başta Türkiye ve Rusya olmak üzere hiçbir Asya ülkesi provokasyonlara gelmedi ve cepheyi dağıtmadı.

            Türkiye’de Anti-Amerikancılığın %85’lere dayanması, İncirlik Üssü’nün ve tümüyle NATO’nun sorgulanması, tüm Dünya’ya silahla dayatılan doların önüne geçilme çabaları, Astana’da İran ve Rusya’ya omuz verme, ŞİÖ ve BRICS’le yakınlaşma, Türkiye’nin Asya’da emin adımlarla yürüdüğünün belirtileridir.

            Özellikle son süreçte Çin ile İpek Yolu Projesi, Rusya’yla Türk Akım Hattı, Doğu Akdeniz meselesinde Avrasya ülkeleriyle ortak tutum, Katar’ın dillendirdiği beşli ittifakta (Türkiye-İran-Irak-Suriye-Katar) yer alma, Suriye Hükümeti’yle istihbarat aracılığıyla görüşmeler yapma Türkiye’nin geleceğinin nerede olacağını gösteriyor. Türkiye’nin önünde artık içine de girdiği bir Asya Çağı bulunuyor.

            İsmet Paşa’nın da belirttiği üzere, yeni bir Dünya kuruluyor. Türkiye de bu Yeni Dünya’da yerini alacaktır/alıyor!

KAYNAKLAR

1-Doğu Perinçek, Asya Çağının Öncüleri, Kaynak Yayınları

2-Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları

3-Mehmet Bedri Gültekin, Batı Asya Birliği 5 Ülke 5 Deniz, Kaynak Yayınları

4-Ercan Dolapçı, “Aralov’dan Karlov’a bozulmayan Türk- Rus dostluğu” makalesi, Aydınlık Gazetesi

5-Doğu Perinçek, “Türkiye ile Rusya arasındaki stratejik dostluk” makalesi, Aydınlık Gazetesi

oncugenclik.org.tr, 16.12.2018