Ana Sayfa Teoman Alili Akademisi ATLANTİK’İN “YEŞİL” SEVDASI

ATLANTİK’İN “YEŞİL” SEVDASI

830

1980 sonrası neoliberalizm, kapitalist emperyalizmin temel stratejisini oluşturdu. Emperyalizmin merkez ülkesi ABD, çevresinde oluşturduğu Atlantik İttifakı ile birlikte neoliberal politikaların yayılmasının ve uygulanmasının da başına geçti. Finansal sermayenin uluslararası serbest dolaşımının ve doların rezerv para olmasının garanti altına alınması, sistemin sürdürülebilirliğinin temeli oldu. Bunun için gerektiği zaman silahlı güç bolca kullanıldı. Bugün ise, sistemin merkezleri neoliberalizmin çöküşünü kabul ettiler ve sistemi rayına oturtacak yeni arayışlara girdiler. Bu arayışın en somut karşılığı olarak da Büyük Sıfırlama (Great Reset) ortaya atıldı.

Büyük Sıfırlama ya da Great Reset, meşhur Davos Toplantılarının ev sahibi Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Klaus Schwab tarafından geçtiğimiz yıl ortaya atılan bir kavram. TIME Dergisi’nin kapağına da taşıdığı Büyük Sıfırlama’yı bugünkü ekonomik sistemin revize edilerek rayına oturtulması olarak tanımlayabiliriz. Büyük Sıfırlama özetle, kapitalizmin mevcut versiyonunun dünyayı yok ettiği, gelir uçurumunu arttırdığı ve “sürdürülemez” olduğu gerçeklerine dayanıyor, çözüm önerisi olarak da çevreye daha duyarlı, daha paydaş ve neticede sürdürülebilir bir kapitalizm çağrısı yapıyor. Ülkemizde ve dünyada bu kavram birçok komplo teorisini doğurmuş ve özünden saptırılmış yorumlarla gündeme getirilmiş olsa da Büyük Sıfırlama’ya Atlantik İttifakı’nın temel hegemonya araçlarını koruyarak iktidarını sürdürmesinin bir arayışı olarak bakıyoruz. O yüzden konu beyne çiplerin yerleştirildiği dijital distopya yorumlarıyla bulandırılmamalı. Konunun özü, emperyalist sömürünün devamının politik ve ekonomik olarak nasıl sağlanacağı tartışmasıdır.

Dünya Ekonomik Forumu ve TIME Dergisi bu çağrı doğrultusunda 2030 yılına kadar olan süreci kapsayan etkinlik dizileri başlattılar. Bu etkinlik dizilerinin de sıfırlama çağrısının da temel taşlarından biri “yeşil dönüşüm”. Yeşil dönüşüm, devasa iklim krizlerinin kapıda olması sebebiyle teknolojinin ve üretimin buna göre yeniden şekillendirilmesi önerisini kapsıyor. Bu doğrultuda yenilenebilir enerji ve yapay zeka teknolojilerindeki gelişme dikkate alınarak, hızlı bir yenilenebilir enerjiye geçiş ve dijitalleşme çağrısı yapılıyor. ABD Enerji Bakanı Jennifer Granholm’un açıklamalarından öğreniyoruz ki temiz enerjiye geçiş pazarının 2030’a kadar 23 trilyon dolara, yani dünyanın 2020’deki tüm yıllık üretiminin dörtte birine, ulaşması bekleniyor. Süreci 2050’ye kadar uzattığımızda da yıllık ortalama 4,4 trilyon dolarlık bir yatırım ihtiyacı doğacağı düşünülüyor.

Temiz enerjinin ve verimli dijitalleşmiş üretimin yaygınlaşmasıyla daha temiz, daha yaşanabilir ve daha yeşil bir dünya hepimizin gerçekleşmesini isteyeceği ve destekleyeceği bir durum. Peki, bu bütün dünyayı alelacele dönüştürmesi projesinin “yeşili” tam olarak nerede?

Yenilenmenin Ayakları

Projenin öne çıkan bazı ayakları üzerine konuşacağız:

1- Altyapı dönüşümü

2- Yüksek teknolojiye geçiş

3- İş hayatında dijitalleşme ve uzaktan çalışma

Altyapı dönüşümü, yenilenebilir enerjiye ve dijitalleşmeye geçişin en temel taşlarından biridir. Enerji üretimimizi fosil yakıtlarla değil başta güneş ve rüzgar olacak şekilde yenilenebilir kaynaklarla yapmaya başladığımızda bu üretim araçlarının kurulacağı yerler, ünitelerinin kurulum ve taşınma şekli, enerji kaynaklarının taşınma yöntemi, orada çalışacak kişilerin ulaşımı gibi birçok konuda değişikliklere gitmek gerekir. Bu da önümüze altyapı dönüşümü ihtiyacını çıkartır. Yeni kablo hatları, yeni otoyollar, yeni yerleşim yerleri, su ve doğal gaz gibi boru hatları, vs. Bu altyapıyı yenilemek de öncelikle para gerektirir.

Endüstri 4.0 diye de nitelenen üretimde yüksek dijitalleşme, yüksek bir teknolojinin ürünüdür. Bu durum insan müdahalesine ihtiyacı azalttığı gibi dijital olmayan üretimin doğurduğu kalabalık ve kirliliği de ortadan kaldırır. Yani üretim verimliliğini arttırmak, çevreyi korumak açısından da önemli bir koşuldur. Bu özelliğiyle dijitalleşme ve yapay zeka, temiz enerjiye geçişte önemli bir yer teşkil ediyor. Bunun yanında teknoloji geliştirmek sermaye birikimi isteyen bir şeydir. Birikimin getirdiği daha fazla ve verimli üretim aracı, daha nitelikli ve yüksek insan gücü bu gelişimin de önünü açar. Bu sebeple yeni teknolojiler kullanılmaya başladığında yüksek sermaye birikimine sahip olan ülkeler bunu ellerinde bulundurur. Diğerlerinin onları kendi başına üretebilmesi için en azından zamana ihtiyacı vardır.

Bu Neyin Yeşili?

1. ve 2. maddeleri bu şekilde değerlendirdiğimizde karşımızda bazı zorluklar dışında bir şey görünmüyor. İşte Dünya Ekonomik Forumu’nun sözcülüğünü yaptığı iş burada önemli bir yer oynuyor zira bu altyapı ve teknoloji dönüşümlerinin ivedilikle yapılması talep edilecek gibi duruyor. Birçok gelişmiş ülke, karbon ayak izinin bitirilmesi ve tüm ülkelerin bu yola aynı anda girmesiyle ilgili çağrılar yapıyor. Önümüzdeki süreçte gelişmiş kapitalist ülkelerin şunu dediğine de rastlayabiliriz: “ürettiğin ürün çevre dostu üretilmediyse bunu satın almayacağım.”

Gelişmekte olan ya da az gelişmiş birçok ülke yalnızca ithalata değil aynı zamanda ihracata da bağımlıdır. İhracat, önemli bir gelir kapısıdır ve genelde ara malı ya da hammadde ihracatı şeklinde yoğunlaştı için bunları alanlar büyük oranda gelişmiş kapitalist ülkelerdir. Çünkü işleme kapasitesi onlarda bulunur. Bu durumda, gelişmiş ülkelerin ihracatı kesmenin yanında ithalatı kesmek gibi bir yaptırım aracı da bulunur.

Altyapı ve teknoloji dönüşümü acil birer eylem planı olarak dünyanın önüne çıkartılırsa ve gelişmiş ülkeler bunun acilen yapılması için ticaret kesintileri gibi yaptırım yollarına başvurursa, gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde sermaye ithalatı ihtiyacı doğacaktır. Bu da iki şekilde olur, ilki altyapı yatırımları için finansal sermaye ithalatı yani borçlanma; diğeri teknolojik dönüşüm için doğrudan sermaye yatırımı. Zira, borç alarak teknoloji geliştirmek de kısa sürede olacak bir iş değildir.

O halde işin özü gelişmiş kapitalist ülkelerin borç vererek ya da teknoloji satarak kar etmek istemesidir diyebilir miyiz? Bir ölçüde ama sadece bunu demek hayli yetersiz kalır. Çünkü dolar hegemonyası muhafaza etmeye yaramayan hiçbir durum, sistemin merkezleri için bir kurtuluş ifade etmiyor. Demek ki borç vermenin ve teknoloji satmanın daha önemli iki boyutu vardır. Birincisi, verilen borcun -ya da yapılacak yardımın- doğrudan kendisiyle dolaşımdaki dolar miktarını arttırmak ve bu artışın dolar talebini daha da arttıracağı bir dolaylı etki yapmak. İkincisi, gelişmiş ya da gelişmekte olan ekonomileri ABD merkezli ekonomilerle yakınlaştırmak ve dolar üzerinden kurulacak ikili ekonomik ilişkileri arttırmak. Nihayetinde bu iki yolla doların rezerv para olmasının devamını sağlamak. İşte Atlantik’in sevdasındaki “yeşil” burada yatıyor. Ekonomik plan bu açılardan Marshall Planı’na benzer bazı stratejik özellikler taşıyor diyebiliriz.

Alternatif Durum

Bu uygulama, sistemin merkez ülkeleri açısından ciddi tehditlerle karşı karşıya. Bunların başında Çin’in yenilenebilir enerji yatırımlarında dünyanın en önde gelen ülkesi olmasından kaynaklanıyor. Çin, güneş enerjisi panelleri, rüzgar tribünleri, piller ve elektrikli araçlar alanlarında dünyanın en büyük üretici konumunda; bunun yanında yenilenebilir enerji patentlerinin üçte birini elinde bulunduruyor. İkincisi, Kuşak ve Yol Girişimi Asya, Avrupa ve özellikle Kuzey Afrika ülkeleri için çok önemli yeni bir ticaret ağı kuruyor. Bu ağ, aynı zamanda ülkeler arasında yerel paralarla ticaret yapılmasını da oldukça teşvik ediyor. Kuşak ve Yol Girişimi’nin yalnızca bir tren yolu oluşturma projesi değil. Aynı zamanda ticaretin dijital altyapısını hazırlama, ülkelerin diğer altyapı çalışmalarını ticareti geliştirecek şekilde geliştirme ve finansal bütünleşme gibi önemli uygulamaları da içinde barındırıyor. Bu açıdan Kuşak ve Yol Girişimi’nin ticareti geliştirmede bir uygulamalar bütünü olarak hareket ettiğini söyleyebiliriz. Üçüncüsü 5G teknolojisi dijitalleşmede ciddi kolaylıklar sağlayacak. Bunun liderliğini şu an Çin’in yaptığı, Türkiye’de de önemli girişimlerin olduğu söylenebilir.

Üst paragrafta bahsettiğimiz üç konu, Büyük Sıfırlama’nın dolar hegemonyasını ve ABD’nin politik nüfuzunu kurtarmasına köstek olacak konuların başında geliyor. Bu yüzden politik ve askeri gücün bu kösteği engellemeye yönelik daha fazla kullanılacağını söylemek çok da şaşırtıcı olmaz.

3. başlığı da göz ardı etmemek gerekiyor. Uzaktan çalışmanın kalıcılaşması, işçinin iş yerinden koparılmasıyla sendikalaşma ve hak arama faaliyetlerini zaafa uğratabileceği gibi, esnek çalışmanın gün içine yayılarak sürekli kılınması gibi önemli hak kaybı risklerini içeriyor. Özellikle finans, sigortacılık, bilişim, vb. sektörlerde çalışan ciddi bir nüfus olduğu düşünüldüğünde, doların “yeşilinin” yattığı yerlerden birinin de burası olduğunu söylemek gerekir. Bu ayrı bir konu başlığı olduğu için şimdilik detaylandırmıyoruz.

Türkiye Ne Olacak?

Türkiye ciddi bir ekonomik kriz yaşıyor. Ancak yalnızca ekonomik değil, ciddi askeri ve politik sorunlarla da boğuşuyor. Sorunların çözümü her alan için tutarlı, dirençli ve bütünlüklü bir politika izlemek iken, ekonomik problemin yakıcılığı direncin kırılmasına ve tutarsızlıkların derinleşmesine sebep oluyor. Neoliberalizmin çöküşü, Klaus Schwab tarafından Büyük Sıfırlama’ya dair açıklamalarında açıkça itiraf edildi. Zaten Büyük Sıfırlama’nın kendisi de bunun önemli bir göstergesiydi. Şimdi Atlantik İttifakı’nın temsil ettiği ayakta kalmaya çalışan eski toplum ile, Avrasya’nın temsil ettiği emeklemeyi bitirip ayağa kalkan yeni toplum birbirine meydan okuyor. Türkiye, boğuştuğu zorlukların karşısında bütünlüklü bir politika seçer ve planlı bir üretim ve kalkınma programı uygularsa ayağa kalkan yeni toplumun yanında ayağa kalkmanın ve dimdik durmanın mücadelesini seçecek. Türkiye eski topluma karşı kazandığı tüm askeri ve politik başarılarına rağmen günü kurtarmanın, bir anda zenginleşmenin peşinde koşarsa modern Marshall yardımlarına ve uluslararası finansal sermayenin keyfine ekonomisini teslim etmiş olacak. Bugüne kadarki süreç askeri ve politik olarak iki kutup arasında seçimler yapmayı bize dayatmış ve Türkiye bağımsızlığı yönünde kararlı adımlar atmıştı. Önümüzdeki süreç ekonomik olarak da bu seçimi yapmaya bizi daha çok zorlayacak. Milletimiz, yıllardır altına girdiği zorluklardan başarılı bir netice elde edecekse bu seçim bir rol oynayacak. Hem ülkemiz, hem de dünyamız için.

Tolga Dişçi
Günümüzde Emperyalizmin Teori
ve Pratiği Çalışma Grubu Üyesi