Ana Sayfa Yazılar Sosyal Medya Etiği Evrensel Mi?

Sosyal Medya Etiği Evrensel Mi?

10

Ahlakın Sınıfsallığı

Sosyal medya, çağımız için sadece bir iletişim kanalı ya da boş zamanın değerlendirildiği bir mecra olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Ahlaki değerlerin her an yeniden üretildiği, sınandığı ve çoğunlukla sistemli bir şekilde ihlal edildiği devasa bir dijital habitat haline gelmiştir. Bu habitat, her bir etkileşimin, her bir beğeninin ve her bir paylaşımın ideolojik bir filtrelemeden geçtiği ideolojik bir alandır. Bugün akademide ve ana akım medya tarafından sosyal medya etiği başlığı altında bizlere sunulan ve “evrensel” olduğu iddia edilen ilkeler bütünü, gerçekten insanlığın tarihsel süreçten ürettiği toplumsal vicdanın bir ürünü müdür? Yoksa bu ilkeler, platform kapitalizminin pürüzsüz işlemesini sağlayan, kullanıcıyı pasif bir rıza üretim sürecine hapseden ve komprador sermaye birikimini ahlaki bir kılıfla maskeleyen birer ideolojik aygıt mıdır?

Bu soruyu sormak, aynı zamanda ahlakın kökenine dair o kadim tartışmayı dijital sahneye taşımayı da gerektirir. Eğer Marx’ın belirttiği gibi, “egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir” Karl Marx ve Friedrich Engels’in Alman İdeolojisi(1845) tezini temel alırsak, bugün dijital dünyada etik olarak kodlanan her davranış biçimi aslında veri ekonomisinin sağlığını koruyan birer bariyer görevi görüyor olabilir. Burada karşımıza çıkan da şu oluyor: Sosyal medya etiği çoğu zaman kullanıcıyı daha iyi bir düzen içinde yaşatmayı değil, onu algoritmalara daha az sorun çıkaran, sistemle uyumlu bir dijitalde özne haline getirmeyi hedefler.

Bu bağlamda, dijital çağda etiğin gerçekliğinin peşine düşmek yalnızca ekran üzerindeki davranışlarımızı sorgulamak değil, bu davranışlarımızı sömüren ve her türlü insani değeri metalaştıran o devasa yapıyı temelinden sorgulamaktır.

Etiğin Evrenselliği Tartışmasında Felsefi Temeller

Geleneksel ahlak felsefesi, ahlakı zamandan ve mekândan bağımsız, değişmez yasalar bütünü olarak sunar. Ancak, bilimsel sosyalist olan bizler evrensellik iddiasının ardındaki ideolojik örtüyü kaldırırız. Ahlakın gökten inen bir kurallar dizisi değil, toplumsal yaşamın ve maddi koşulların bir ürünü olduğunu biliriz. Bilenler olarak da etik üzerine bolca tartışma yürütürüz. 

Felsefe tarihi boyunca etik, iki büyük kampa bölünmüştür. Bir yanda Platon ve Kant gibi isimlerin temsil ettiği idealist gelenek, etiği insanın tarihsel koşullarından bağımsız, değişmez ve evrensel bir yasa olarak kurgular. Kant’ın “Kategorik İmperatif”i ahlakı saf aklın bir gereği olarak sunar. Ancak bu evrensel iddia 19. yüzyılda materyalist düşüncenin yükselişiyle, materyalist felsefenin süzgecinden geçtiğinde büyük eleştirilerle parçalanır. Bu eleştiriye göre ahlak, gökyüzünden inen bir yasalar bütünü değil, yeryüzündeki üretim ilişkilerinin bir sonucudur.

Ahlak tartışmasında sosyalist filozoflara baktığımızda bize onların önümüze sunduğu iki soru karşılar. İlk olarak “ahlak nasıl üretilir?” ikinci olarak da “Ahlak kimin çıkarına hizmet eder?” bunlar bizim tüm temelimizi oturtacağımız cevapların sorularıdır. 

Marx’ın meşhur altyapı-üstyapı kuramına göre, toplumun ekonomik temeli (üretim ilişkileri ve mülkiyet yapısı), ahlakın nasıl üretileceğini tayin eder. “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da denetler.” (Karl Marx ve Friedrich Engels’in Alman İdeolojisi (1845) )

Bu demektir ki ahlak metafizik yasalarla değil, bizzat yeryüzündeki üretim ilişkilerinde aranmalıdır. Bu yüzden de ahlak, toplumun mülkiyet ilişkileri (altyapı) tarafından belirlenen ve egemen sınıfın çıkarlarını korumaya hizmet eden bir üstyapı kurumudur. Bu durum, egemen sınıfın kendi özel çıkarlarını evrensel doğrular veya değişmez ahlaki ilkeler olarak topluma dayatmasını sağlar. Sınıflı toplumlarda egemen ahlakın temel işlevi, mevcut sömürü düzenini meşrulaştırmak ve sınıfsal çatışmaların üzerini örtmektir. Örneğin, emperyalist düzende özel mülkiyetin kutsallığı gibi ilkeler en yüce ahlaki erdemler olarak sunulur. Marx için bu durum, sömürünün üzerine çekilen bir örtüdür çünkü bu etik kurallar, bir yanda sermaye sahibinin birikimini ahlaki bir zırhla korurken, diğer yanda mülksüz işçinin sömürülmesini özgür rızaya dayalı dürüst bir alışveriş gibi göstererek gerçekliği tersyüz eder. Dolayısıyla ahlak, egemen sınıfın hegemonyasını sürdürmek için ürettiği manevi bir baskı aracıdır.

Engels ise bu materyalist yaklaşımı tarihsel bir derinlikle genişleterek, insanlık tarihinde ebedi bir ahlak yasasının hiç olmadığını savunur. Ahlak, toplumun ekonomik aşamalarına göre sürekli bir evrim içerisindedir. Toplum sınıflara bölündüğü andan itibaren, ortak bir insanlık ahlakı yerini sınıfların ahlakının çatışmasına bırakmıştır. Engels, özellikle modern toplumda üç farklı ahlakın aynı anda çatıştığına dikkat çeker. Geçmişin kalıntısı olan feodal ahlak, mevcut düzenin koruyucusu olan burjuva ahlakı ve geleceğin habercisi olan proletarya ahlakı (devrimci ahlak).

Bu bakış açısıyla ahlak, bir sınıfın diğerine karşı verdiği mücadelenin bir parçasıdır. Proletaryanın ahlakı, mevcut düzenin kutsal saydığı değerleri sarsmayı ve insanı mülkiyetin kölesi olmaktan çıkarmayı hedefler. Gerçek anlamda insani ve sınıflar üstü bir ahlakın doğuşu, ancak ekonomik sınıfların ve insan üzerindeki insan tahakkümünün sona erdiği bir toplumda mümkün olacaktır. O aşamaya kadar üretilen her ahlak sistemi ya egemenlerin statükosunu korur ya da ezilenlerin bu statükoyu yıkma iradesini temsil eder.

Dijital Mecralar Yeni Üretim Araçları Mıdır?

Bu soruya verilecek yanıt, dijital etiğin sınırlarını bireysel bir ahlaklı olma sorunundan çıkarıp, doğrudan konuyu mülkiyet ilişkilerine taşır. Sosyal medya platformları, geleneksel kapitalizmin fabrikalarından ya da topraklarından farksız olarak, bugünün yeni üretim araçlarıdır. Ancak burada hayati bir dönüşüm söz konusudur. Endüstriyel kapitalizmde işçi, üretim araçlarına sahip olmadığı için emeğini satmak zorundaydı. Şu anda ise kullanıcılar, farkında bile olmadan hem üreticiye hem de bizzat üretilen meta haline gelmektedir.

Marksist teoride üretim araçları, emeğin üzerinde uygulandığı nesneleri ve bu emeğin nesneyi dönüştürmek için kullandığı araçları (fabrikalar, makineler) kapsar. Dijital çağda bu formül aynen işlemeye devam eder, ancak biçim değiştirir.

Geleneksel üretimde hammadde pamuk veya benzeri somut şeylerken dijital mecralarda hammadde insan davranışının kendisidir. Dijital alandaki her tıklama, her kaydırma, harcanan zaman, konum bilgisi ve tepki, işlenmeyi bekleyen ham birer veridir. Bu ham veriyi işleyen, sınıflandıran, anlamlandıran ve davranışları tahmin paketleri halinde reklam verenlere satılabilir birer metaya dönüştüren şey ise algoritmanın mülkiyettir. Algoritma, ham maddeyi artı-değere dönüştüren bir makinedir.  

İdeolojik düzlemde bu dönüşüm, mülkiyetin doğasını gizleyen büyük bir illüzyonla sürdürülür. Platformlar bize kamusal alan ya da sosyal ağ olarak sunulur. Oysa mimarileri, algoritmaları ve veri tabanlarıyla bu dijital mekânlar, tamamen özel mülkiyete tabi birer üretim sahasıdır. Kullanıcının ürettiği her içerik, her etkileşim ve hatta dijital alandaki her ayak izi, platform sahipleri için artı-değer üreten birer hammaddedir. Dolayısıyla, kullanıcıların önündeki ekranlar sadece birer iletişim aracı değildir.

Geleneksel Fabrika> İşçi Emeğini Satar> Ücret Alır> Sömürü Görünürdür

 Dijital Platform> Kullanıcı Data/Veri Üretir> Ücret Almaz> Sömürü Rıza İnşası ile Gizlenir 

Dijital mülkiyet, kullanıcıya sahte bir içerik üreticisi (mülkiyet sahibi) olma görüntüsü vererek sömürüyü görünmez kılar. Kullanıcı platformun sahibi olduğunu düşünürken, aslında algoritmanın dikte ettiği sınırlar içinde çalışan ücretsiz bir işçidir. Yani demek istediğim şudur ki kol emeğinin olmaması ortada bir sermayenin yani emeğin sömürülmediği anlamına gelmez. Bu demektir ki sosyal platformlar yeni üretim araçları haline gelmiştir.

Hâkim Sınıfların Özgürlük Kılıflı Sömürü Yöntemi

Sosyal medyanın modern dünyadaki yerinden bahsettik. Bizlere özgürlük veya herkese ortak ve eşit diye pazarlanan mecraların sınıfsal zemindeki yerini irdeledik. Şimdi ise sömürünün şekillerini açma vakti gelmiştir. 

Üstte de daha önce alıntıladığımız tez “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da denetler” bugün kendisini tarafsızlık ve nesnellik maskesi arkasına gizleyen algoritmalar aracılığıyla yeniden üretmektedir. Şu an sosyal medya diliyle “gölge yasaklama” adını verdiğimiz bir filtreleme yöntemi vardır. Geleneksel sansür mekanizmaları görünürdür ve doğası gereği karşıt bir direnç yaratma potansiyeli taşır. Oysa gölge yasaklama, kullanıcının sesini tamamen kesmek yerine, onun sesini çok dar bir alana mahkûm eder. Ne zaman emperyalizmin gerçeklerini ortaya dökmek isteyen bir hesap veya kanal olursa bu sistem, platformun topluluk kuralları diye bahsedilen filtrelerine takılır. Bu içeriklerin erişimi, kullanıcıya hiçbir bildirim yapılmaksızın algoritma tarafından sistematik olarak daraltılır. Böylece sistem karşıtı sesler kimsenin uğramadığı kör noktalara itilir.

Bunlar daraltılırsa peki algoritmanın temizlediği bu alanda ne öne çıkarılır? Platformlar çelişkilerin üzerini örtmek için bireysel tüketimi, metaların estetik fetişizmini ve kimlik siyasetini algoritmik olarak besler. Sistemin yapısına dokunmayan, onu yapısal olarak tehdit etmeyen her türlü alt kültür ve kimliksel tartışma, algoritma tarafından köpürtülerek ana akıma taşınır. Bu durum, kullanıcılarda sahte bir “özgürlük ve çeşitlilik” illüzyonu yaratırken, asıl düşmanı görünmez kılar.

Dijital dünyada neyin etik neyin uygun olduğunu belirleyen platform tekelleri, üstyapıyı algoritmik olarak manipüle ederek rıza üretimini fabrikasyon bir pürüzsüzlüğe kavuşturur. 

“Kapitalizm Ölmüştür, Çok Yaşa Feodalizm”

Dijital kapitalizmin gelişmesiyle birlikte dünyadaki üretim ilişkileri, siyasi egemenlikler ve sınıflar arası ilişkilerdeki güç dengeleri köklü bir şekilde dönüşüme uğradı. Bu yeni teknolojik değişimle birlikte önümüze yeni bir kavram doğdu “Tekno-feodalizm”. Bu kavram geleneksel üretim ilişkileriyle tam olarak açıklanamasa da yeni dünyada kapitalizmin dönüşümünü kavramak için değerlendirmek mühimdir. Çünkü günümüzde ekonomik mücadele yalnızca sermaye ile değil aynı zamanda geniş ölçekli teknoloji devleri arasında da geçer. Bu bağlamda tekno-feodalizm, kapitalizmin ortadan kalkması değil, devlet destekli dijital güç blokları üzerinden yeniden örgütlenmesidir. ( Bilim ve Ütopya, “Kapitalizm Öldü mü? Teknofeodalizm,” sayı 366 (Aralık 2025). 

Feodalizmden kapitalizme geçişin doğrudan düz çizgi halinde sürekliliği olduğunu varsaymak bilimsel sosyalist teori için yanıltıcıdır. Bu yüzden dijital çağda ortaya çıkan, kendine özgü kuralları, algoritmik yönetim mekanizmaları ve veri tekellerinin ulusal bağımsızlıktan ayrı hareket etmesi feodal çağrışımları yaratmaktadır. Ancak bu değişim kapitalizmden kopuş değildir aksine kapitalizmin soyutlanma düzeyinin artışıdır.  Dijital kapitalizm yalnız ekonomik ilişkileri ilgilendiren bir kavram değil aynı zamanda jeopolitik dengeleri etkileyen bir unsurdur. Bu da bize dijital emperyalizm kavramını açar. 

Atlantik merkezli düzen, NATO ve dolar hegemonyası üzerinden kurulmuştur. Dijital çağda ise buna yeni bir katman daha eklenmiştir. İnternetin kontrolü ve yönetimi, bulut altyapılarının ABD şirketleri çevresinde yoğunlaşması dijital alanı da fiilen güç merkezi haline getirmiştir. Avrupa birliğinin veri koruma ve rekabet yasaları da aslında bu düzeni korumak için kullanılan düzenleyici reflekslerdir. 

Nihayetinde, “Sosyal medya etiği evrensel midir?” sorusuna verilecek yanıt, liberal akademinin iddialarının aksine, kesin ve tarihsel bir hayırdır. Bugün dijital dünyanın ahlaki normları olarak belirlenen ilkeler, insanlığın ortak vicdanından süzülen evrensel doğrular değildir. Mülkiyeti sermayenin elinde olan algoritma, makinelerinin pürüzsüz çalışmasını, veri akışının kesintisizliğini ve dolayısıyla artı-değer sömürüsünü güvence altına alan birer dijital üstyapı aygıtıdır. 

Kullanıcıyı sahte bir özgür üretici yalanıyla sisteme bağlayan, kol emeğinin yokluğu üzerinden sömürünün görünürlüğünü silikleştiren ve gölge yasaklama gibi algoritmaya bağlı sansür mekanizmalarıyla sistem mücadelesini sönümleyen bu yapı, kendi ahlakını da kitlelere egemen ahlak olarak dayatmaktadır. Dijital mecraları tarafsız birer kamusal alan olarak değil, modern üretim araçları olarak okuduğumuz sürece net bir gerçek ortaya dökülür. Mülkiyet ilişkilerinin, sömürünün ve sınıfların var olduğu bir dünyada hegemonik ahlaktan bağımsız, sınıflar üstü bir etik inşa etmek imkansızdır. 

Dolayısıyla, dijital çağda gerçek bir özgürleşme ve sahici bir insani ahlakın sağlanması, ekran üzerindeki davranışlarımızı bu sahte ahlaki normlara göre disipline etmekle mümkün değil. İnsanın davranışını, zamanını ve duygularını metalaştıran bu devasa dijital fabrikaların mülkiyet yapısını kökten sarsacak, insan üzerindeki insan tahakkümünü sonlandıracak devrimci bir iradenin ve proleter ahlakın yeryüzünde kuşanılmasıyla mümkün olacaktır. Ancak sömürünün ve sınıfların ortadan kalktığı bir dünyada, etik bir pratik gerçek anlamda evrensel ve insani bir öz kazanabilecektir. 

Aynı zamanda bu sistemin aslında yeni güzelliklere gebe olabileceğini de unutmamak gerekir. Daha önce de Aydınlık gazetesinde çıkan bir köşe yazısından bir kısımla bitirmek isterim.

“Marx’ın “Proletarya” kavramı, artık yalnızca insanlardan, makinelere de genişleyebilir. Eğer humanoid robotlar, insanların yerine üretimde rol alırsa, bu durumda “sınıfsız toplum” fikri yeniden gündemde olabilir. Ancak bu senaryoda dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Kimin bu robotları kontrol edeceği. Eğer robotlar özel şirketlerin elindeyse, bu durum kapitalist bir oligarşinin güçlenmesine yol açabilir. Ancak eğer bu teknolojiler toplumsal mülkiyet altında kullanılırsa, sosyalizmin vaat ettiği adil bir dünya mümkün olabilir. “

 Ali Alsaç, “Geleceğin Emek Piyasası: Robotlar, Yapay Zekâ ve Ekonomik Modeller,” Aydınlık, 2 Nisan 2025, Aydınlık

Hazal Günser

Öncü Gençlik Ankara Liseli Bürosu Başkanı