Ana Sayfa Yazılar VERDA KASAPOĞLU YAZDI: KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE ULUSAL MÜCADELE

VERDA KASAPOĞLU YAZDI: KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE ULUSAL MÜCADELE

1073

Verda Kasapoğlu, Marmara Üniversitesi – Uluslararası İlişkiler

İstanbul Sözleşmesi Nedir?

Son günlerde sıkça bahsedilen ve tartışmalar yürütülen İstanbul Sözleşmesi ya da tam adıyla ‘’Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’’, 11 Mayıs 2011 günü Türkiye Cumhuriyeti hükümeti tarafından imzalandı ve 14 Mart 2012’de TBMM’de oybirliğiyle onaylandı. Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin 28’i bazı maddelerine şerh koyarak imzaladı, 2’si imzalamadı, 11’i ise imzaladı ama onaylamadı. Türkiye sözleşmeyi hiçbir değişim olmadan kabul eden 6 ülkeden biri. Bu verilere bakmak bile sözleşmeyi detaylı incelemenin gereğini ortaya koymaktadır.

Ülkemizde ve dünyada, kadına yönelik şiddet bir sorun teşkil ediyor ve çözülmesi de gerekiyor. Ama İstanbul Sözleşmesi bu konuda bir şey ortaya koymuyor. İstanbul Sözleşmesi başka bir toplum modeli dayatıyor. Bu toplum modelinin içerisinde toplumsal cinsiyet adı altında eşcinsellik dayatması, aile kurumunun parçalanması ve kadının erkeğe düşman edilerek eşitsizliğin sürdürülmesi var. Yani gerçek sorunların görülmemesi için yerine sahtelerin ve zehirli içeriklerin dayatılması var. Bu yüzden İstanbul Sözleşmesi, Türk kadınının mücadelesiyle taban tabana zıt.

‘’Kadın Nasıl Korunur?’’ Tartışması

Gerçek şudur ki, şiddet kadının sorunlarından yalnızca biri. Bugün şehirlerde ve taşrada yaşayan kadınlarımızın hem ortak hem de birbirinden farklı sorunları var. Bize düşense bu sorunları çözmek. Fakat çözüm için sorunun kaynağını doğru tespit etmemiz gerek. Kadına şiddeti yaratan, kadın ve erkek eşitsizliğini yaratan ve sürdüren şeyin ne olduğunu doğru tespit etmezsek soruna doğru çözümü de geliştiremeyiz.

Türkiye’de kadına yönelik şiddetin içerisine erkek düşmanlığına evrilecek şekilde feminizm zehrinin zerk edilmesi 1980’lerin ortalarına denk düşmektedir. 12 Eylül Amerikancı darbe sonrası, neoliberalizmin en çok yükseldiği zamanlarda kadın hareketleri de bundan nasibini aldı. Feminizm adı altında mesele kadın haklarını savunmaktan çıktı; kadın-erkek çelişmesine, erkek düşmanlığına dönüştü. Emperyalizm, çelişmeler üzerinden bölme planına yeni bir alan eklemiş oldu.

Fakat kadın mücadelesi Türkiye’de 12 Eylül süreci ile başlamadı. Bizim devrimimize dayanan bir birikimimiz var. Bizim kadının refahı için birçok çalışmamız var. Örneğin Türkiye’de kadın mücadelesinin en etkin olduğu dönem 1908 Hürriyet Devrimi ile 1923 Cumhuriyet Devrimi arası. Ancak bu dönemde bile kadınlar öncelik belirliyor. Kadın erkek eşitliği istiyorlar ama biliyorlar ki vatan bütünlüğü olmadığı zaman bunun bir anlamı yok. Bu yüzden Kurtuluş Savaşı’na katılıyorlar, bu yüzden kadın birlikleri var. Ve vatanın bağımsızlığı için çıktıkları yolun sonunda Türk kadını dünyadaki birçok ülkeden önce seçilme hakkına kavuşuyor, hakları Medeni Kanun’la düzenleniyor. Kadına yönelik şiddetin ayrı olarak incelenmesi konusunda da; bu amacı taşıyan ve aile içi şiddet kavramının ilk kez hukuksal bir metinde tanımlanmasını sağlayan 4320 sayılı “Ailenin Korunması Hakkında Kanun” da 14 Ocak 1998’de kabul edildi. İlerleyen senelerde 4320 sayılı Kanun’un uygulamasında duyulan ihtiyaç nedeniyle yeniden ele alınması gerekliliği ortaya çıkıyor. Bu kapsamda, ilgili kurum ve kuruluşların katkı ve katılımlarıyla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde yürütülen yoğun çalışmalar sonucunda hazırlanan “6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”20 Mart 2012’de yürürlüğe giriyor. 6284 sayılı Kanun ile herhangi bir ayrım içermeyecek şekilde şiddete uğrayan veya uğrama tehlikesi bulunan tüm kadınlar, çocuklar, diğer aile bireyleri ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurları Kanun kapsamına dâhil edilmiş; fiziksel, cinsel, ekonomik ve psikolojik şiddeti de kapsayacak şekilde “şiddet”, “ev içi şiddet” ve “kadına yönelik şiddet” kavramları tanımlanmıştır.

Bu haliyle 6284, kadına şiddeti önleme konusunda büyük bir adımdır ve daha da önemlisi millidir. İstanbul Sözleşmesi’nde kadına yönelik şiddeti yasaklayan veya önleyen hiçbir yenilik bulunmamaktadır.

Çözüme Değil Soruna Hizmet Eden Sözleşme

Çözüm kadını korumayan sözleşmelerde aranamaz, çözüm kendi içimizdedir. Bu çözüme ulaşmak için de öncelikle Türk kadının sorunlarını doğru saptamak gerekir. 

Gazi Mustafa Kemal’in de dediği gibi: ”Türk Halkı asırlardan beri hür ve müstakil yaşamış ve istiklali hayat kaynağı olarak görmüş bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.” Ancak İstanbul Sözleşmesi, egemenlik haklarımızı gasp eden ve ülke üzerinde denetim hakkı olan GREVIO adlı bir uzmanlar kurulunu söz sahibi yapıyor. Hatta öyle ki bu kurul, birçok ayrıcalık ve dokunulmazlık sahibi olacaktır. Hazırladıkları raporları -ki sözleşmede de belirtildiği gibi terör örgütü PKK ve siyasi uzantısı HDP’nin çizgisindeki birkaç STK’den aldığı bilgiyi bile- özgürce ve kendi belirledikleri esaslarla Dünya kamuoyuna Türkiye’nin durumu diye duyurabilme hakkı vardır. Sözleşmeyi kabul eden devletler, GREVIO’ya rapor ve anketler sunmak yükümlülüğündedir. Devlet aklını, iç hukuku ve kolluk kuvvetlerini hiçe sayan ve müdahale eden bu sistem kabul edilemez. Batı artık klişeleşmiş olan emperyalist yöntemleriyle ‘’tozpembe’’ kadın mücadelesi maddelerinin arasından kendi emellerine hizmet öngörmektedir. Bu amacını da 2017 yılında yayınladığı GREVIO Raporu ile açıkça belli etmiştir:

 ‘’GREVIO, terörle mücadeleye ilişkin önlemlerin, Türkiye’nin güneydoğu bölgesindeki güvenlik operasyonlarının ve başarısız darbe girişiminden sonra kamu hizmeti sektöründe memurların kitle halinde işten çıkarılması sonucunda insan kaynaklarının azalması gibi çeşitli faktörlerin, kadınların şiddetten uzak bir yaşam sürme haklarını kullanmaları açısından elverişli bir ortam yaratmadığı sonucuna varmıştır.’’Burada FETÖ’ye ve PKK’ya karşı yürütülen operasyonları kadın aleyhinde gösterilmiştir. Bu operasyonlar ve Türkiye’nin verdiği mücadele kadınımızla birlikte tüm halkın korunmasını sağlamaktadır. Bu saptırmalar mücadelemize zarar verir ve sakıncalıdır. Kadınımızın ve toplumumuzun en büyük sorunlarından biri olan terör, temizlenmesi ve mücadelesi zorunlu bir alandır.

Türk kadınının birincil sorunu FETÖ’ dür PKK’dir, HDPKK tarafından dağa kaçırılan veya teröre karşı mücadele verirken şehit düşen evlatlarıdır. Türk kadınının en büyük sorunları, Türkiye’nin en büyük ve öncelikli sorunlarıdır. Ayrı düşünülemez. İstanbul Sözleşmesi ise madde 8’da ‘’Taraflar, devlet dışı aktörler ve sivil toplum tarafından gerçekleştirilenler de dahil olmak üzere, bu Sözleşmenin kapsadığı her türlü şiddet eylemini önlemeye ve bunlarla mücadeleye yönelik bütüncül politikaların, tedbirlerin ve programların yeterli bir biçimde uygulanması için uygun finansal kaynakları ve insan kaynaklarını tahsis edeceklerdir.’’ diyerek sadece kadının haklarını koruyanlara değil, Avrupa ve ABD tarafından fonlanarak terör savunuculuğu yapan birçok STK’ye maddi yardım ve olanak talep etmektedir. Bu Türk kadınının gerçek sorunuyla çelişmektedir.

Türkiye’de bizi birbirimize kenetleyen, Batı’nın yozlaşmışlığını def eden köklü bir aile geleneği bulunmaktadır. Türk toplumunun yapısında dayanışma ve yardımlaşma kültürü var. Lakin İstanbul Sözleşmesi’nde Türk aile yapısına da saldırı bulunmaktadır. Madde 4 kısım 3’te ‘’Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.’’ denmektedir. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyetin ayrı ayrı yazılması, toplumsal cinsiyet kimliği ve özellikle cinsel yönelimle bariz bir şekilde LGBTİ savunuculuğu yapılmaktadır. Eşcinsellik, bireye toplumdan ve üretimden kopmayı dayatmaktadır. Batı’nın kadim tarih diye adlandırdığı Antik Yunan’dan ve Roma’dan gelen, kadının değersizliğinden ortaya çıkan eşcinsellik kavramı kadını özgürleştirmemekte hatta aksine ayağına pranga vurmakta, modern kadını modernleşme adı altında törpülemeye çalışmaktadır.

Bu maddelerden bile sözleşmenin kadını korumakla alakası olmadığını, kadına zarar verdiğini anlayabiliyoruz. Kadınımızın sorununu emperyalistler değil kendimiz saptayabiliriz. Bu alanda yapılacak her şey de aynı Türk kadınının 150 yıllık mücadelesi gibi antiemperyalist ve milli olmalıdır. İç hukukumuzda bu konuda kesin adımlarımız ve kadın mücadelesinin kazanımları var. Mevzuatımızda bulunmayan şey, İstanbul Sözleşmesi’nin GREVIO adıyla tanıttığı ‘’emperyalist maşa ve denetçileri’’dir. Mevzuatımızda bulunmayan şey, Sözleşme’de toplumumuza dayatılan ‘’toplumsal cinsiyet’’ adı altında eşcinsellik ve yabancılaşmadır. Mevzuatımızda bulunmayan şey, Sözleşme ile yaratılmak istenen, çeşitli denetçilere ihtiyaç duyma yani kendi devletine ve kolluk kuvvetlerine güvensizliktir. 

Türk milleti bağımsızlığını savaşarak kazanmıştır. T.C. Anayasası bu milletin egemenlik hakları için döktükleri kanlar ve terlerle yazılmıştır. Ancak 2004 yılında eklenen anayasamızın 90.maddesine eklenen bir paragrafla uluslararası antlaşmalar, anayasamızın üzerinde söz sahibidir. Bu sebeple de İstanbul Sözleşmesi, bizim için tehlike teşkil ediyor.

Kadınımızın şiddetten korunması tabii bir gerekliliktir ancak bu gereklilik İstanbul Sözleşmesi ile karşılanamaz. Bizim Türk Devrimi kazanımlarımız ve o günden beri üzerine eklenerek gelen anayasal birikimimiz İstanbul Sözleşmesi kadar detaylı ve koruyucudur. Daha da önemlisi millidir ve odağında gerçekten kadın vardır.

İstanbul Sözleşmesi Olmasa 6284 Olmaz Mıydı?

8 Mart 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, İstanbul Sözleşmesi’ne atıfta bulunuyor olmasına rağmen bizim anayasal birikimimiz üzerine kuruludur.

 İstanbul Sözleşmesi tartışmalarının en yoğun propagandalarından biri de İstanbul Sözleşmesi’nin kadını şiddetten koruyan yegane kazanım olduğu ve İstanbul Sözleşmesi’nin feshi halinde kadını koruyan bir kanunumuzun kalmayacağı 6284’ün de düşeceğine dair. Bu çok büyük bir yanlış. 6284 sayılı kanun İstanbul Sözleşmesi’ne değil içinde atıfta bulunduğu Türk kanunlarına ve anayasasına bağlı ve sorumludur. 

6284 kazanımı Türk hukuku ve Türk kadınının mücadelesi tarafından hazırlanmıştır, Avrupa Konseyi tarafından değil.  Biz İstanbul Sözleşmesi’nden çekilince, 6284’ün 2. maddesindeki referans metinlerden biri çıkmış olacaktır, o kadar. İstanbul Sözleşmesi’nden önce de kadın haklarına ve kadına şiddetin önlenmesine yönelik yasal düzenlemeler bulunmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nde yer alan düzenlemelerin tamamına yakını T.C. Anayasası (özellikle 10. Ve 41.madde), 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu gibi temel kanunlar ile İş Kanunu, Basın Kanunu, Belediyeler Kanunu, Tanık Koruma Kanunu, Çocuk Koruma Kanunu, Adi Kolluk Yönetmeliği, Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun, 3294 Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu, 5510 Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Kadın ve Kız Çocuklarının İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi Konulu 2010/10 Sayılı İçişleri Bakanlığı Genelgesi vb. ilgili mevzuatlarda yer almaktadır.

Kadına şiddetle mücadele yukarıda da belirttiğimiz gibi hukuksal olarak hali hazırda sürdürülmektedir. 6284 bu konuda güçlü bir dayanak noktası ve kazanım olmakla beraber, İstanbul Sözleşmesi’nin eki değil Türk Devrimi’nin mücadele birikimidir. Bu noktadan sonra çözüm yaptırımlarda değil; kadının güçlendirilmesinde yani ekonomik bağımsızlığının sağlanmasında, kadınla birlikte toplumun eğitim ve refah düzeyinin arttırılmasında, toplum bilincinin arttırılmasında ve kanunların tekrar incelenip aile ve kadın merkezli değişikliklerle geliştirilmesindedir.

İstanbul Sözleşmesi Çürütür:

Hasan Ali Yücel, Köy Enstitüleri açılırken yaptığı bir konuşmada Türk milletini bir kuşa benzetmiştir. Kuşun bir kanadı Türk kadını, bir kanadı erkeğidir. Nasıl kuş tek kanatla uçamazsa, Türk milleti de kadını olmadan özgür olamaz. Bu perspektifle kadını el üstünde tutmak, her alanda varlığını sağlamak ülkeyi de gelişime götürecektir. Kadınımızı her türlü şiddetten korumak önceliğimizdir ancak korumak için önce kimden ve neyden diye sormak gerekiyor. 

İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddetin önlenmesi gibi önemli bir meseleyi kılıf olarak kullanıp birçok dayatmada bulunuyor. Bu da emperyalizmin en çok kullandığı taktiklerden biri: Yaptırmak istediği şeyleri belirli kılıflarla paketleyip sunmak. O paketin içinde şekere bulanmış kurşun var. O şekerin ne içinde ne dışında kadını korumak yok. Türk kadını, sözleşmeyle çürümeye mahkum edilemez. Türk kadını, bütün haklarını mücadele ederek kazanmıştır. Kendini koruma konusunda da önce emperyalistlerle mücadele etmesi gerektiğini bilir.